TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - KÜRDÎ ::.

cilt: 26; sayfa: 564
[KÜRDÎ - İsmail Hakkı Özkan]


Hâfız Rifat Süleyman Efendi’nin muhammes usulünde, “Kāmetin serv-i sehîdir ârızın berg-i çemen”; Tab‘î Mustafa Efendi’nin hafif usulünde, “Dâğ-ı dilimi saklar iken yâre açıldı” mısralarıyla başlayan besteleri; Hacı Fâik Bey’in, “Güzelsin bî-bedelsin nâz-perversin dilârâsın” mısraı ile başlayan ağır semâisiyle yine Tab‘î Mustafa Efendi’nin, “Sayd eyleyince berâ-yı rûh-i gulgûn” mısraıyla başlayan yürük semâisi bu makamın en güzel örneklerindendir. Bu makamın dinî mûsikide çok az kullanılmış olması dikkat çekicidir.

BİBLİYOGRAFYA:

Kantemiroğlu, İlmü’l-mûsikî, I, 70-72; Hâşim Bey, Hâşim Bey Mecmuası, İstanbul 1280, s. 36; Subhi Ezgi, Nazarî-Amelî Türk Musikisi, İstanbul 1933-40, I, 34-35, 37, 84-86; IV, 205-206; Özkan, TMNU, s. 111-113; H. Sadeddin Arel, Türk Mûsıkîsi Nazariyatı Dersleri, Ankara 1991, s. 38, 46, 282, 332-335.

İsmail Hakkı Özkan  


KÜRDÎ, Muhammed Emîn

(محمد أمين الكردي)

(ö. 1332/1914)

Mısır’da Nakşibendî-Hâlidî tarikatını yayan mutasavvıf.

1260 (1844) yılı dolaylarında Erbil’de doğdu. İlk dinî eğitimini Kādirî şeyhi olan babası Fethullah’tan aldı. Gençlik döneminde gördüğü rüyalarda kendisinin Nakşibendî şeyhi Ömer Biyârî’nin silsilesini devam ettirdiğini gören Kürdî, babasının Kürtler arasındaki Kādirî ve Nakşibendî şeyhlerinin rekabetini yansıtan itirazlarına aldırmayarak Biyâra’ya gitti. Hâlid el-Bağdâdî’nin bölgedeki belli başlı halifelerinden Tavelâlı Şeyh Osman’ın oğlu ve müridi olan Şeyh Ömer irşad için izinli olmasına rağmen babası hayatta olduğundan mürid adaylarının kendisine intisabını kabul etmiyordu. Bu sebeple Muhammed Emîn’in Şeyh Ömer’e intisabı 1283 (1866) yılında Şeyh Osman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Şeyh Ömer’in en sadık ve takdir edilen müridlerinden biri olan Muhammed Emîn, Şiî müslümanlarla yüzlerce hıristiyanın Sünnîliği kabul etmesini sağladığı ileri sürülen Irak seyahatlerinde onun yanında bulundu. Şeyh Ömer kısa bir müddet sonra kendisine irşad izni verdi. Ancak o bu konuda isteksiz davrandı ve uzun yıllar münzevi bir hayat sürmeyi tercih etti. Irak’taki türbeleri ziyaret etmek amacıyla Şeyh Ömer’in rızâsını alarak bir daha anayurduna dönmemek üzere Biyâra’dan ayrıldı, ardından hacca gitti.

Mekke’de kaldığı süre Kürdî için bir istiğrak ve vecd dönemi oldu. Daha sonraki yıllarda bu dönemde İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye’de zikrettiği bazı mânevî halleri tecrübe ettiğini söyleyen Kürdî 1300’de (1883) Mekke’den Medine’ye gitti ve yavaş yavaş mânevî sarhoşluğundan uyanmaya başladı. Mescid-i Nebevî’de kendisini tanıyan Şeyh Ömer’in bir müridi onu hatmeye katılmaya ikna etti. İsmi bilinmeyen bu mürid ölümünün yaklaştığını hissedince ondan vefatından sonra da hatmeye devam edeceğine dair söz aldı. Muhammed Emîn resmî eğitim hayatına Mekke’de başladı ve Mahmûdiye Medresesi’ne kabul edilmesi için Türkçe öğrendi. İnzivâdan çıkışının bir başka belirtisi olarak Medine’de ikamet eden bir Türk hanımla evlendi. Bu evlilikten çocuğu olmadı. Mekke’ye gelişinden on yıl kadar sonra Mısır’a gitmeye karar verdi. Kendi ifadesiyle Mısır’a gitme kararının arkasında, Kahire’de Meşhedü’l-İmâmi’l-Hüseyin başta olmak üzere bu ülkedeki Ehl-i beyt mensuplarına ait yerleri ziyaret etme isteği vardı. Bu kararı almasında, Hanefî eğilimli eğitim verilen Mahmûdiye Medresesi’nden soğumuş olmasının yanında öğrenimini Şâfiî mezhebinin görüşlerinin ağırlıkta olduğu bir kurumda sürdürme isteğinin de rolü olmalıdır. Kürdî Kahire’ye yerleşti ve Mustafa İzzet eş-Şâfiî’den fıkıh, Şeyh Mahmûd el-Menûfî’den hadis öğrendi. Ardından Ezher Şeyhi Sâlim el-Bişrî’nin hadis ve tefsir derslerine katıldı. Bir süre sonra yöre sakinlerinden bir kadınla evlenerek Kahire yakınlarındaki İmbâbe kasabasına taşındı. Arkasından Bulak’a geçip hükümet tarafından tayin edilen imamın hastalanması üzerine vekil olarak Sinan Mescidi’nde imamlık görevine başladı.

Ezher’de okurken tarikatın gereklerini yerine getirmesine rağmen çevresindekilerin bunları başkalarına öğretme ve yayma isteklerine karşı kararlı bir şekilde direnen Muhammed Emîn, hocalık yaptığı bu dönemde Kahire’nin güney bölgesindeki Kalyûbiye’de irşad faaliyetine başladı. Güçlü kişiliği ve etkileyici hitabetiyle etrafında toplumun her kesiminden çok sayıda müntesip toplandı. Müridlerini kendi mesleklerine sahip çıkıp o meslekte başarıya ulaşmaları için teşvik etti. Halvetî olan Şeyh Süleyman b. Ali el-Cehnî ve bir Şâzelî olan halifesi Şeyh Muhammed Yûsuf es-Sakkā örneklerinde olduğu gibi müridlerinin bir kısmı daha önce başka tarikatlara mensuptu. Bu sebeple bazı tarikat şeyhleri Muhammed Emîn’in faaliyetlerini engelleme girişiminde bulundu. Öte yandan tasavvufun her çeşidine sert bir şekilde karşı çıkan Selefîler’in düşmanlığına mâruz kaldı. 1323’te (1905) Haremeyn’e ziyarette bulundu. Hac dönüşünde üçüncü defa evlendi. Kalyûbiye’deki köyleri gezerken şiddetli bir sıtmaya yakalanan ve ölmek üzere olduğu anlaşılınca Bulak’taki evine getirilen Kürdî 12 Rebîülâhir 1332’de (10 Mart 1914) vefat etti ve Karâfe Mezarlığı’nda Şâfiî âlimi Tâceddin es-Sübkî’nin yanına defnedildi.

Nakşibendî-Hâlidî tarikatında yenilik sayılabilecek bazı görüşlere sahip olan Muhammed Emîn, müridin sessiz olarak zikrederken belirlenmiş bir sayıya ulaşmaya çabalamaması gerektiği görüşündedir. Ona göre belli bir sayıya ulaşma gayreti insanı zikrin amacından uzaklaştırır. Râbıta zikre ön hazırlık işlevi görmeli ve zikre başlar başlamaz etkisi görüldüğünde râbıta kesilmelidir. Hatmin cemaatle tilâvetine de büyük önem veren Kürdî, müridlerinin ortak zikri için nisbeten kısa olan ve bazı talihsizlikleri uzaklaştırdığına inandığı İmâm-ı Rabbânî’ye atfedilen hatmi uygun görmüş, diğer hususlar için de hatm-i hâcegân olarak bilinen, Nakşibendîler’in mânevî ata olarak gördükleri Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’ye atfedilen daha uzun hatmi tercih etmiştir. Balkan Savaşı’nda Edirne’nin düşman eline geçtiğini duyduğunda hatm-i hâcegânı okumaları için en yakın müridlerini toplamıştır. İmâm-ı Rabbânî’den sonra gelen Nakşibendîler gibi o da vahdet-i vücûda meyleden sözlerin mânevî sarhoşluk sonucu zuhur ettiğini ve mâruz görülebileceğini kabul etmiş, ancak bunları taklide değer bulmamıştır. İbnü’l-Arabî’nin eserlerini kendisi gizlice okumakla birlikte müridlerine el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye’deki vahdet-i vücûdla ilgili bölümleri, muhtemelen bunların hakikatini idrak edemeyecekleri endişesiyle önemsememeleri uyarısında bulunmuştur. Müridleriyle toplantılarını zâviyede değil camide veya müridlerin evinde yapmış, böylece Nakşibendî tarihinin ilk dönem uygulamalarıyla uyum içinde olmuştur.

Hayatında çok etkili olmasına rağmen kendisine nisbet edilen Nakşibendî-Hâlidî



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir