TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - ZÂHİR-BİEMRİLLÂH ::.

cilt: 44; sayfa: 93
[ZÂHİR-BİEMRİLLÂH - Murat Öztürk]


zira onları kendi vasalları yapmayı umuyordu. Bu amaçla meşhur Hanbelî âlimi Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin oğlu olan Ebû Muhammed İbnü’l-Cevzî’yi hil‘at ve tayin menşurlarıyla el-Melikü’l-Kâmil Muhammed, el-Melikü’l-Muazzam ve el-Melikü’l-Eşref Mûsâ’ya gönderdi (623/1226). Öte yandan ekonomi ve maliye alanlarında bazı önlemler aldı. Devletin gelirlerini kısıtlama riskini göze alarak gayri şer‘î vergileri (mükûs) kaldırdı (622/1225); babasının uygulamaya koyduğu arazi vergisindeki artışları iptal etti ve hazinede çok sık görülen yolsuzlukları bizzat ele aldı. Onun halifeliği zamanında ülke genelinde özellikle yiyecek maddelerinde ucuzluk görüldü. Babasının döneminde birçok kişinin malları kamulaştırılmış ve bu uygulamaya karşı çıkanlar hapse atılmıştı. Zâhir babasının bu politikasını benimsemedi ve hapishanelerdeki mahpusları tahliye ettirdi. Mahkûmlardan maddî sıkıntı içerisinde olanlara yardım edilmesini emretti. “Sizin zamanınızda hazine doldu” diyen bir görevliye, “Önemli olan hazineyi doldurmak değil Allah yolunda harcamaktır; biz tüccar değiliz ki mal biriktirelim” demiştir. Bağdat’ta Dicle üzerindeki ikinci köprü de onun zamanında yapıldı. Bu vesileyle şairler hem köprünün tasvirini yapmış hem de ona övgüler yazmıştır (İbnü’t-Tıktakā, s. 329). Halkına karşı adalet ve merhametle muamele eden ve mütevazi bir hayat süren Zâhir-Biemrillâh dokuz ay on dört günlük halifeliğin ardından 14 Receb 623 (11 Temmuz 1226) tarihinde vefat etti. Dindar bir kişiliğe sahip olan Zâhir-Biemrillâh iki Ömer’in (Hz. Ömer ile Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz) yolunu izlemiş ve onların yönetimini ihya etmeye çalışmıştır. Ancak siyasî bakımdan tahta çıkışından önce olduğu gibi halifeliği zamanında da çok silik kalmış ve Abbâsî halifeliğinin gelişmesiyle ilgili kayda değer bir faaliyeti görülmemiştir. Yerine oğlu Müstansır-Billâh Mansûr geçmiş, diğer oğlu Müstansır-Billâh Ahmed de Abbâsî Devleti’nin yıkılışından sonra (1258) 659’da (1261) Mısır’da ilk Abbâsî halifesi olmuştur.

BİBLİYOGRAFYA:

İbnü’l-Esîr, el-Kâmil (trc. Ahmet Ağırakça-Abdülkerim Özaydın), İstanbul 1987, XII, 42, 397-402, 414-415; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirǿâtü’z-zamân, VIII/2, s. 522-523, 592, 636, 642-643; Ebû Şâme el-Makdisî, eź-Źeyl Ǿale’r-Ravżateyn: Terâcimü ricâli’l-ķarneyni’s-sâdis ve’s-sâbiǾ (nşr. İbrâhim Şemseddin), Beyrut 2002, s. 141-142, 219, 226; Ebü’l-Ferec, Târih (trc. Ömer Rıza Doğrul), Ankara 1999, s. 520-522; İbn Vâsıl, Müferricü’l-kürûb, IV, 171-196; İbnü’t-Tıktakā, el-Faħrî, s. 329; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb (nşr. Abdülmecîd Terhînî), Beyrut 2004, XXIII, 187-188; Zehebî, AǾlâmü’n-nübelâǿ, XXII, 264-268; Safedî, el-Vâfî bi’l-vefeyât (nşr. Ahmed el-Arnaût-Türkî Mustafa), Beyrut 1420/2000, II, 69-70; A. Hartmann, an-Nāsir li-Dīn Allah: 1180-1225, Berlin-New York 1975, bk. İndeks; K. V. Zetterstéen, “Zâhir”, İA, XIII, 450-451; Anne-Marie Eddé, “al-Žāhir bi-Amr Allāh”, EI² (İng.), XI, 390-391.

Murat Öztürk  


ez-ZAHÎRE

(الذخيرة)

İbn Bessâm eş-Şenterînî’nin (ö. 542/1147) Endülüs edip ve şairlerini bölgelere göre ele aldığı eseri

(bk. İBN BESSÂM eş-ŞENTERÎNÎ).  


ZAHÎRE-i HÂRİZMŞÂHÎ

(ذخيرهء خوارزمشاهى)

İsmâil b. Hasan el-Cürcânî’nin (ö. 531/1137) tıpla ilgili Farsça yazılmış ansiklopedik eseri

(bk. CÜRCÂNÎ, İsmâil b. Hasan).  


ZÂHİRÎ

(bk. DÂVÛD ez-ZÂHİRÎ).  


ZÂHİRİYYE

(الظاهريّة)

Dâvûd b. Ali ez-Zâhirî (ö. 270/884) tarafından kurulan fıkıh mezhebi.

Sözlükte “ortaya çıkmak, görünmek, tezahür etmek” anlamındaki zuhûr kökünden türeyen zâhir (çoğulu zavâhir) “bir şeyin dışı ve görünen kısmı” mânasına gelir; karşıtı bâtındır (bir şeyin görünmeyen iç kısmı). Zâhir nitelemesi ve zâhir-bâtın ayırımının İslâm bilimleri literatüründe birbiriyle bağlantılı üç farklı düzeyde kullanıldığı görülür. 1. Zâhir terimi en genel anlamda Kur’an lafızlarının gerçek anlamının zâhir anlam olmadığını, asıl olanın iç anlam (bâtın) olduğunu ve bunun özel kişiler tarafından bilinebileceğini öne süren gizemci eğilimlerin karşıtı olarak kullanılmıştır. Zâhir mânanın esas olduğunu ve bir gerekçe bulunmadıkça bu anlamın aşılamayacağını öne süren Ehl-i sünnet ve Mu‘tezile bu yönüyle zâhiri esas alan grupta yer alır. Şîa’nın çoğunluğunu da bu kapsamda düşünmek mümkündür. Buna mukabil umumiyetle Şiî-Bâtınî gruplar (ve bazı felsefî yaklaşımlar) bâtını esas alıp zâhiri dikkate almayan veya zâhiri aşan grubu meydana getirirler. Dinin ana metinleri olan âyet ve hadislerin anlaşılması konusunda zâhir mânanın esas olduğu İslâm mezheplerinin çoğunluğunun genel prensibidir. Bu ilkenin anlamı ve amacı, şeriatın temelini teşkil eden âyet ve hadislerin zâhir anlamlarını “buharlaştıracak” her türlü te’vili önlemektir. Dil bir diyalog ve anlaşma aracı olduğuna göre âyet ve hadis metinlerinin anlaşılması hususunda zâhir mânanın öncelikle dikkate alınması ve anlama sürecinde pergelin sabit ayağının bu zâhir anlam üzerine konulması doğal ve kaçınılmaz kabul edildiğinden bu durumu esas alanlar ve bunu savunanlar için “zâhirî” nitelemesi yapılmamıştır. Te’vili haklı kılan bir gerekçe bulunmadıkça zâhir mânanın terkedilemeyeceği ilkesi fıkıh ve fıkıh usulü yanında kelâm ilminde de özellikle vurgulanmaktadır (Teftâzânî, s. 105-106). İslâm mezheplerinin tamamı bir te’vil çizgisi üzerinde tasavvur edilirse, Bâtıniyye ve bazı İslâm filozofları te’vile en açık ve bu kapıyı en fazla zorlayan gruplar iken Zâhiriyye ve bazı ehl-i hadîs grupları zâhir mânayı hâkim kılmaya en fazla ısrar eden, dolayısıyla te’vile en uzak kesimlerdir. Ehl-i sünnet ve diğer mezhepler ise te’vile açık olup olmama hususunda bu iki uç arasında farklı noktalara konumlanırlar.

2. Zâhir-bâtın ikilemesi veya karşıtlığı fıkıh ve tasavvuf disiplinlerinin konu, amaç ve yöntemleri arasındaki farkı göstermek için kullanılır. Fıkıh ilmi insanların dışa yansıyan eylemlerinin hükmünü belirlemeyi konu edindiğinden gerçekleşen ve objektif olarak gözlenebilen eylemleri (amel) dikkate alıp onlar hakkında hüküm verir. Bu yönüyle fıkıh ilmi zâhir ilmi (fıkhü’z-zâhir) diye nitelendirilir. Ahlâk ilmi veya diğer adıyla tasavvuf ilmi tabiri daha çok kalbin tasfiye ve tezkiyesini, insanın içinin arındırılmasını konu alır ve bâtın ilmi (fıkhü’l-bâtın) olarak nitelendirilir. Zâhir ilmi-bâtın ilmi ikilemesinde zâhir ilmi ya da bâtın ilmi esas itibariyle küçümseyici bir içerik ve niteleme taşımasa da zaman zaman ehl-i bâtın ile ehl-i zâhir birbirlerinin konumlarını bu ifadelerle eleştirmiştir. Fakat Ehl-i sünnet içindeki umumi kabule göre fıkıh ilmi ve tasavvuf ilmi bağlamında zâhir-bâtın ikilemesi bir şeyin iki farklı gerçeklik boyutunu, madalyonun iki farklı yönünü belirtir. Literatürde ve özellikle klasik sonrası literatürde bundan dolayı “ehl-i bâtın” dendiğinde sûfîler, “ehl-i zâhir” dendiğinde ise fukaha ve mütekellimîn



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir