TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - VEHMİYYÂT ::.

cilt: 42; sayfa: 618
[VEHMİYYÂT - Ali Durusoy]


olduğunu ve bu sebeple anılan eseri yazdığını söyler (s. 27-37). Bilgileri kesinlik derecelerine göre yedi kısma ayıran Gazzâlî zannî bilgilerden saydığı vehmiyyâtı altıncı sırada zikreder. Meselâ vehim gücü varlığın mutlaka bir yönde bulunduğuna ve işaret edilebilir durumda olduğuna hükmeder; âleme ne bitişik ne ondan ayrı, âlemin ne dışında ne de içinde bulunan bir şeyin varlığını imkânsız görür. Vehim gücü için altı yönün hiçbirinde bulunmayan bir şeyden bahsetmek anlamsızdır. Gazzâlî çeşitli kanıtlar ortaya koyarak bu hükümlerin yanlış olduğunu savunur. Çünkü vehim gücü bir hükmün doğruluğuna veya yanlışlığına hayatın başından itibaren yaşanan gözlem ve tecrübelerle ulaşır ve bu anlamda fıtrata uygun olan hükmü doğru sayar. Halbuki bir hükmün doğruluğu veya yanlışlığı ancak aklî delille kesinlik kazanır. Nitekim vehim gücünün yön, şekil, miktar gibi fiziksel ölçüleri varlık şartı saymasına karşılık güç, bilgi, irade gibi soyut kavramların, hatta bizzat vehim kavramının birer varlığa işaret ettiğine akıl hükmeder. Bununla birlikte vehmiyyât türünden bazı bilgiler akıl yönünden de doğru olabilir. Nitekim, “Bir insan aynı anda iki mekânda bulunamaz” hükmü, yine aritmetik ve geometriyle ilgili birçok önerme vehmiyyâttan olduğu halde aklen de geçerlidir (MiǾyârü’l-Ǿilm, s. 27-37, 147-149; Miĥakkü’n-nažar, s. 106-107). İbn Sînâ’dan sonra vehmiyyâttan bahsetmeyen hiçbir mantık kitabı veya risâlesi yok gibidir. İbn Sînâ sonrasında vehmiyyât yanlış önermelerin genel bir adı haline geldiği için mugalata veya safsatanın vehmiyyâttan türetilmiş kıyaslar olduğu anlayışı bu dönemde de sürdürülmüştür (meselâ bk. Fahreddîn er-Râzî, I, 269; Nasîrüddîn-i Tûsî, s. 342, 465; Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezûrî, I, 483).

BİBLİYOGRAFYA:

Tehânevî, Keşşâf, II, 1515; Aristo, Fi’n-Nefs (trc. İshak b. Huneyn, nşr. Abdurrahman Bedevî), Beyrut 1980, s. 70; İbn Sînâ, eş-Şifâǿ eŧ-ŦabîǾiyyât (6), s. 148; a.mlf., Kitâbü’l-Hidâye (nşr. Muhammed Abduh), Kahire 1974, s. 117-118; a.mlf., Kitâbü’ş-Şifâ: II. Analitikler (trc. Ömer Türker), İstanbul 2006, s. 14-15, 16-21; Behmenyâr b. Merzübân, Kitâbü’t-Taĥśîl (nşr. Murtazâ Mutahharî), Tahran 1375 hş., s. 186; Gazzâlî, MiǾyârü’l-Ǿilm, Beyrut, ts. (Dârü’l-Endelüs), s. 27-37, 147-149; a.mlf., Miĥakkü’n-nažar (nşr. Refîk el-Acem), Beyrut 1994, s. 106-107; a.mlf., el-Müstaśfâ, Bulak 1324, I, 10; Fahreddin er-Râzî, Şerĥu’l-İşârât ve’t-tenbîhât (nşr. Ali Rızâ Necefzâde), Tahran 1384 hş., I, 269; Nasîrüddîn-i Tûsî, Şerĥu’l-İşârât ve’t-tenbîhât (İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-tenbîhât içinde, nşr. Süleyman Dünyâ), Beyrut 1413/1992, I, 342, 353-354, 465; Muhammed b. Mahmûd eş-Şehrezûrî, Resâǿilü’ş-Şecereti’l-ilâhiyye fî Ǿulûmi’l-ĥaķāǿiķi’r-rabbâniyye (nşr. M. Necip Görgün), İstanbul 2004, I, 483; Ali Durusoy, İbn Sinâ Felsefesinde İnsan ve Alemdeki Yeri, İstanbul 2008, s. 119-120; a.mlf., “İbn Sînâ’da Vehim Kavramı ve İslâm Felsefesinin Diyalektiği”, MÜİFD, sy. 28 (2005), s. 129-136.

Ali Durusoy  


VEHRÂN

(وهران)

Batı Cezayir’de bir liman şehri.

Cezayir’in kuzeybatısında Vehrân körfezinin bulunduğu bölgeyi çevreleyen aynı adlı vilâyetin merkezi olup Kuzey Afrika’nın Akdeniz sahilindeki en önemli liman şehirlerinden biri ve başşehir Cezayir’den sonra ülkenin ikinci büyük şehridir. Vehrân adı, Berberî kökenli Sahrâ kavmi Tevârikler’in dilinde “çift aslan” veya “aslan yatağı” anlamına gelir. Arapça’da “parıldayan şehir” mânasında Bâhiye diye de adlandırılır. Batı dillerinde Oran şeklinde geçer. Şehrin batı tarafındaki Murcâcû sıradağlarının bir uzantısı olan 375 m. yüksekliğe sahip Eydûr tepesi limanı batıdan esen rüzgârlardan korur. Eski şehir Re’sülayn vadisinin (Vâdî İbni’l-Hayr, Vâdirrahâ) iki yakasına kurulmuştu. Coğrafî yapısı şehri dış hücumlara karşı korunaklı ve stratejik bir konuma sahip kılmıştır.

Vehrân, Endülüs Emevî Hükümdarı Abdullah b. Muhammed’in hizmetindeki Mağrâve kabilesi mensupları tarafından 290 (903) yılında kuruldu. İlk dönemde şehre Nefze ve Mesğan kabileleriyle Endülüslüler yerleşti. Hem Fas’a hem İspanya’ya çok yakın bir noktada yer alan, surla çevrili olan şehir kısa zamanda Batı Akdeniz’deki deniz yolunu kontrol eden bir konuma yükselerek gelişti. Fâtımîler’in bütün Mağrib’e süratle yayılan hâkimiyetleri esnasında Endülüs Emevîleri ile Fâtımîler arasındaki mücadeleye sahne oldu. Bu mücadeleler sırasında 297 (910) ve 342 (954) yıllarında büyük ölçüde tahribata uğramakla birlikte daha sonra tekrar tesis edildi. 343’te (954-55) Fâtımîler’e tâbi Benî İfren’in eline geçti. Fâtımîler’e bağlı olarak Tunus’ta hüküm süren Zîrîler bir müddet Vehrân’da hâkimiyet kurdularsa da bu hâkimiyetleri uzun sürmedi. 473’te (1080) Murâbıt Hükümdarı Yûsuf b. Tâşfîn Vehrân’ı zaptetti. 539’da (1145) Muvahhidler’in egemenliği altına giren Vehrân’da bir donanma inşa ettiren Muvahhid hükümdarı şehri üs edinerek bütün Mağrib’i ve Endülüs’ü ele geçirmek için deniz seferlerine başladı. Yine pek çok tahribata uğramakla birlikte Muvahhidler döneminde büyük gelişme gösteren Vehrân’dan söz eden seyyahlar şehirdeki bolluktan, gelişmiş ticaretinden, çarşılarından ve korunaklı limanından övgüyle bahsederler. Muvahhidler’in halefleri Abdülvâdîler döneminde Vehrân Limanı’nın Endülüs’le ticaretteki rolü daha da arttı. Şehir önemli bir ticaret merkezi olan Tilimsân’ın limanı durumundaydı. Bu sebeple XIV. yüzyılda Abdülvâdîler’in başşehri Tilimsân’ı pek çok defa kuşatan Merînîler, Vehrân sahillerine de asker çıkardı ve buraya bir de hisar yaptırdı. Bu dönemde şehir ulemâ ve talebe için bir çekim merkezi haline geldi. Nasrîler’in merkezi Gırnata’nın 1492’de İspanyollar’ın eline geçmesiyle bazı Endülüslü müslümanlarla yahudiler Vehrân’a sığındı. Bu göçler şehrin fizikî ve ticarî bakımdan gelişmesine katkıda bulundu. Ancak XVI. yüzyıl başlarında bölgedeki sahil şehirlerini zapteden



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir