TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - TUNA, Osman Nedim ::.

cilt: 41; sayfa: 375
[TUNA, Osman Nedim - Erdem Uçar - Zeki Kaymaz]


toprağa verildi. Türk Dil Kurumu tarafından düzenlenen III. Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nda Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi adlı kitabı dolayısıyla kendisine “Türk diline üstün hizmet ödülü ve onurluk” verilmiş, 1990 yılında Türk Ocakları’nın Ziya Gökalp İlim ve Teşvik armağanına lâyık görülmüştür.

Eserleri. 1. Studies on Nahju’l- Farādis: A Method for Turkic Historical Dialectology (Department of Asian Languages and Literatures, University of Washington, 1968). Osman Nedim Tuna’nın yayımlanmamış doktora tezidir. Bu çalışmada Nehcü’l-ferâdis’in Süleymaniye Kütüphanesi Yenicami nüshası temel alınarak yazı çevrimi yapılmış ve metin İngilizce’ye tercüme edilmiştir. Giriş kısmında metin ses ve şekil bilgisi yönünden incelenmiş, tarihî Türk metinleri için bir inceleme metodu geliştirilmiştir. 2. Altay Dilleri Teorisi (İstanbul 1983). Türkçe’de Altay dilleri hakkında ilk çalışma olup bu konuda geniş bilgi içermektedir. Osman Nedim Tuna eserinde Altay dilleri teorisini “Türk, Moğol, Tunguz (Mançu), Kore ve Japon dillerinin Altay dili adı verilen ortak bir kaynaktan geldiği görüşünü savunan teori” şeklinde açıklar. Eserde bu dillerin en eski belgeleri ve tarihî devirleri hakkında bilgi aktarıldıktan sonra Altay dilinin kuruluşu anlatılır. Tuna’ya göre Ana Altay dili 8972, Ana Türk dili 8352, Ana Moğol dili 7112, Ana Tunguz dili 5872 yaşındadır. Eser günümüzde üniversitelerde el kitabı olarak kullanılmaktadır. 3. Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi (Ankara 1990). Bu çalışmada Sumerce ile Türkçe arasında on altı ses denkliği ve 168 ortak kelime tesbit edilmiştir. Dil verilerine dayanan Tuna, Türkler’in milâttan önce 3500’lü yıllarda Türkiye’nin doğu bölgelerinde yaşadığını ileri sürmüş, bundan hareketle Türkçe’nin yaşını en az 8500 diye hesaplamıştır. 4. Türk Halkları I (Modern) (İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Ders Notları, Malatya 1985). 5. Edebiyat Bilgi ve Teorileri (İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Ders Notları, Malatya 1985). 6. Türk Dilbilgisi [Fonetik ve Morfoloji] (İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Ders Notları, Malatya 1986). 7. Yaşayan Türk Lehçeleri (İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Ders Notları, Malatya 1987). 8. Orta Türkçe (İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Ders Notları, Malatya 1987). Zeki Kaymaz, Osman Nedim Tuna’nın bir kısmı kitap hacminde olan önemli makalelerinin de yer aldığı çalışmalarının 1996 yılına kadarki tam listesini Türk Dünyası Araştırmaları dergisinin Osman Nedim Tuna hâtıra sayısında yayımlamıştır (bk. bibl.).

BİBLİYOGRAFYA:

Prof. Dr. Osman Nedim Tuna Armağanı (haz. Gürer Gülsevin v.dğr.), Malatya 1989; Osman Fikri Sertkaya, “Yitirdiklerimiz: Türk Dil Kurumu Aslî Üyesi Prof. Dr. Osman Nedim Tuna Vefat Etti”, TDl., sy. 597 (2001), s. 296-297; Zeki Kaymaz, “Prof. Dr. Osman Nedim Tuna (1923-2001)”, TDA, sy. 139, Prof. Dr. Osman Nedim Tuna hatıra sayısı (2002), s. 1-6; Turkish Studies, II/2, Osman Nedim Tuna armağanı (2007).

Zeki Kaymaz-Erdem Uçar  


TUNAHAN, Süleyman Hilmi

(1888-1959)

Son dönem din âlimi ve Nakşibendî-Müceddidî şeyhi.

Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Silistre’nin Hezargrad (Razgrad) kasabasının Ferhatlar köyünde doğdu. Babası Silistre’de Hacı Ahmed Paşa Medresesi müderrislerinden Hocazâde Osman Fevzi Efendi, dedesi Kaymak Hâfız diye bilinen Mahmud Efendi’dir. Hocazâdeler diye tanınan ailesinin Fâtih Sultan Mehmed’in, kız kardeşiyle evlendirip Tuna bölgesine yönetici (Tuna hanı) olarak gönderdiği Hz. Peygamber neslinden Seyyid İdris Bey’e dayandığı kabul edilir. Kendisi de Hocazâde lakabıyla anılan Süleyman Hilmi, sonradan Tunahan soyadını almış, üç yaşında ölen oğlu Fâruk’tan dolayı Ebülfâruk künyesiyle tanınmıştır.

1902’de Silistre Rüşdiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Satırlı Medresesi’nde Arapça derslerini tamamladı. 1907’de İstanbul’a gidip Fâtih’te Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde dersiâm Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına katıldı ve 1913’te icâzet aldı. 1914’te açılan Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi’nin dört yıllık âlî kısmına önceki eğitiminden dolayı üçüncü sınıftan başlayarak 1916’da mezun oldu. Aynı yılın 30 Eylülünde Medresetü’l-mütehassısîn’in tefsir-hadis bölümüne girdi ve 27 Mayıs 1919’da burayı birinci dereceyle bitirdi. 19 Kasım 1918’de imtihanla kendisine İstanbul müderrisliği ruûsu verildi, aynı yıl dersiâm sıfatıyla 400 kuruş maaş tahsis edildi. Süleyman Hilmi, vâizlik belgesi için Diyanet İşleri Reisliği’ne yazdığı 14 Nisan 1948 tarihli dilekçesinde Medresetü’l-kudât’tan mezun olduğunu belirtmiştir. 1921 tarihli özgeçmiş bilgilerinde bundan söz etmediğine göre burayı Medresetü’l-mütehassısîn’den sonra tamamlamış olmalıdır. Medresetü’l-kudât’a giriş imtihanını da birincilikle kazandı. Bunu bildirmek için babasına yazdığı mektuba onun verdiği cevapta kendisine, “Üç kadıdan ikisi cehennemde, biri cennettedir” hadisini hatırlatarak kadılık yapmasını onaylamadığını söylemiş, Süleyman Hilmi de cevabında niyetinin hâkimlik yapmak değil devrin bütün ilimlerini tahsil etmek olduğunu ifade etmiştir.

1920’de Bulgaristan tâbiiyetinden Osmanlı tâbiiyetine geçti. 1922’de Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye’nin birinci kısmı olan İbtidâ-i Hâric Medresesi’nde Türkçe dersi, 1923’te Arapça ve tekrar Türkçe dersi müderrisliğine getirildi. 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu gereği İbtidâ-i Hâric Medresesi, İmam-Hatip Mektebi’ne çevrilince burada yeterli din eğitiminin verilemeyeceğini düşünerek müderrislikten istifa etti. Bu kanunla medreselerin Maarif Vekâleti’ne devredilmesi ve on üç gün sonra da kapatılması üzerine 500’ü aşkın müderris açıkta kaldı ve Cem‘iyyet-i Müderrisîn’de hararetli tartışmalar yaşandı. Süleyman Efendi bu tartışmalar sırasında her müderrisin fahrî olarak öğrenci yetiştirmesini, bu şekilde İslâm’ın ömrünün en az bir nesil daha uzayacağını, bunu yapmayanların dinen sorumlu olacaklarını belirtti. Ardından bazı müderrislerle birlikte Ankara’ya telgraf çekip İslâmî ilimleri fahrî olarak okutmak istediklerini bildirdiler. Ancak Ankara’dan, “Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir, hilâfına hareket şiddetli cezayı müstelzimdir” şeklinde cevap geldi. 1928’deki harf inkılâbının ardından din eğitimi açısından şartlar daha da olumsuz bir