TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - TEVEKKÜL ::.

cilt: 41; sayfa: 4
[TEVEKKÜL - Süleyman Uludağ]


tedbir alma arasında zıt bir durumun olmadığını, aksine tevekkülün çalışma ve iş hayatını daha verimli ve bereketli hale getirdiğini söyler. Tevekkül kalbî, çalışma bedenî bir eylemdir. Kul her şeyin Allah’ın takdiriyle olduğu kanaatini taşıdığı sürece kalpteki tevekkül hali beden ve organlarla faaliyette bulunmaya aykırı düşmez. Tevekkül Hz. Peygamber’in hali, çalışıp kazanmak ise sünnetidir. Onun hali üzere olan sünnetini terketmez. Çalışmayı kötüleyen sünneti kötülemiş, tevekkülü kötüleyen de imanı kötülemiş olur. Kuşeyrî, İbrâhim el-Havvâs’ın tevekkül konusundaki hassasiyetine rağmen yola çıktığında yanında matara, iğne, iplik, makas bulundurduğunu ve bu durumun tevekküle aykırı olmadığını belirttiğini nakleder. Serrâc da bazı zümrelerin çalışmayı kötülediklerini, bir köşeye çekilip kendilerine gelecek sadakayı beklediklerini anlatır ve bunları eleştirir (el-LümaǾ, s. 524). Gazzâlî, tekke ve zâviyelerde oturup çalışmayı terkeden ve vakıf malıyla geçinenlerin bu halini tevekküle aykırı bulur (İĥyâǿ, IV, 262). Sûfîler tevekkülü anlatırken sebepleri kesip atmaktan ve tedbiri terketmekten söz ederken ameli, ibadeti, çalışıp kazanmayı bırakmaktan asla bahsetmemiş, bunların gerekliliğini vurgulamışlardır. İnsan bir işe girişirken ya Allah’a veya nefsine (malına, gücüne, nüfuzuna, sanatına, ilmine) güvenir. Nefsine güvenen kişi bir işi başardığında bunu kendisinden ve aldığı tedbirden bilir. Sûfîlerin kaçındıkları bu tür bir güven duygusudur. Bu durum bazan sebeplerin ilâhlaştırılmasına kadar gider ki buna tasavvufta “şirk-i esbâb” denilmiştir. Tabiatçıların her şeyi tabiat kanunlarına ve tabii sebeplere bağlamaları böyledir.

İnsanın iradesini kullanmadan her şeyi Allah’tan beklemesini tevekkül diye yorumlayan anlayışı tam bir çılgınlık diye niteleyen Gazzâlî insanların tevekkül karşısındaki davranışlarını üç durumda inceler (a.g.e., IV, 259). Belli bir sebebin belli bir netice vermesi açık ve kesin olur. Bu sünnetullahtır, ilâhî bir düzendir. Bu durumda mümin ilim ve hal olarak Allah’a tevekkül eder, aldığı gıdayı Allah’tan bilir, kalbi de Allah’a itimat halinde olur. İkinci durumda büyük bir ihtimalle o sebep o neticeyi meydana getirir. Üçüncü durumda ise o sebebin o neticeyi meydana getirmesi zayıf bir ihtimaldir. Bu durumda tedbir almak ve sebebe sarılmak sünnetullahın gereğidir. Bundan dolayı yolcuların yanlarına azık almaları gelenek olmuştur. Yolcunun yolda yiyecek bulması da yanına aldığı azığı kaybetmesi de muhtemeldir ve alınan tedbirin istenen sonucu vermesi kesin değildir. Yola çıkan kimsenin yanına aldığı azığa değil Allah’a, sebebe değil sebepleri yaratana güvenmesi gerekir. Üçüncü durumda zayıf sebepler ve çok düşük ihtimaller üzerinde gereğinden fazla durulması hırs ve tamahla açıklanır, bunun tevekkülle ilgisi yoktur. Tevekkülün bir faydası da insanı ihtirastan korumasıdır. Gazzâlî sıradan müminlerin, evliyanın ve âriflerin sebebe sarılma ve tedbir alma bakımından farklı durumları bulunduğuna dikkat çeker. Allah’ın fiillerinin tecellisini temaşa eden bazı sûfîler, “O’ndan başka fâil yoktur” derler. Bu hali yaşayan sûfî ne tedbiri ne de herhangi bir sebebi görür, hatta kendini ve tedbirini bile göremez. Ancak bu hal geçtikten sonra sebepler ve vesileler âleminde yaşadığını dikkate alır (a.g.e., IV, 240-256). Ebû Tâlib el-Mekkî ve Gazzâlî gibi müellifler Allah’a tevekkül esas olmak şartıyla ailenin geçimini sağlamanın, dilenmemek için mubah bir geçim yolu bulmanın, zarardan sakınmanın, tehlikeden kaçınmanın, malları koruma altına almanın, tedavi olmanın, ihtiyaç duyulan besin maddelerini ve diğer malzemeleri mâkul oranda depolamanın câiz olduğunu belirtmişler, cevaz veya fazilet durumlarını da ayrıntılı biçimde açıklamışlardır.

BİBLİYOGRAFYA:

Muhâsibî, el-Rızķu’l-ĥelâl ve ĥaķīķatü’t-tevekkül Ǿalellāh (nşr. M. Osman el-Huşt), Kahire 1984; a.mlf., el-Mekâsib (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1407/1987; İbn Ebü’d-Dünyâ, et-Tevekkül Ǿalellāh (nşr. Câsim el-Füheyd ed-Devserî), Beyrut 1407/1987; Serrâc, el-LümaǾ, s. 78-79, 524; Kelâbâzî, et-TaǾarruf, s. 151; Ebû Tâlib el-Mekkî, Ķūtü’l-ķulûb, Kahire 1961, II, 3-76; Sülemî, Ŧabaķāt, s. 556; Kuşeyrî, Risâle (Uludağ), s. 257-268; Herevî, Menâzil, s. 18, 19; a.mlf., Ŧabaķāt, s. 723; Gazzâlî, İĥyâǿü Ǿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, IV, 238-286; a.mlf., el-Maķśadü’l-esnâ, Kahire 1322, s. 93; Ahmed-i Câmî, Miftâĥu’n-necât (nşr. Ali Fâzıl), Tahran 1347 hş., s. 155-171; Ebû Mansûr el-Abbâdî, Śûfînâme (nşr. Gulâm Hüseyin Yûsufî), Tahran 1347, s. 110-114, 118; Şehâbeddin es-Sühreverdi, ǾAvârifü’l-maǾârif, Beyrut 1966, s. 499; Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye, Kahire 1293, II, 264-268; Mevlânâ, Mesnevî, I, 89-93; II, 52, 199; III, 204; V, 129, 196, 233; İbn Atâullah el-İskenderî, et-Tenvîr fî isķāti’t-tedbîr, Kahire 1973; İbn Teymiyye, et-Tevekkül Ǿalellāh ve’l-aħź bi’l-esbâb (nşr. Ebü’l-Mecd Harek), Kahire 1413/1992; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, İstanbul 1300, II, 111-116; Câmî, Nefeĥâtü’l-üns (nşr. Mahmûd Abîdî), Tahran 1370 hş., s. 1025; İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Ma‘rifetnâme, İstanbul 1310, s. 354-370; Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerĥ-i Iśŧılâĥât-ı Taśavvuf, Tahran 1368, III, 81, 93, 163-167, 306-337; Asgar Dâdbih-Ali Refîî, “Tevekkül”, DMT, V, 153-155; Mâlikî Hüseynî v.dğr., “Tevekkül”, Dânişnâme-i Cihân-ı İslâm, Tahran 1383/2004, VIII, 586-594.

Süleyman Uludağ  


TEVELLÎ

(التولّي)

Devlet başkanlığı, dolayısıyla siyasî hâkimiyet konusunda kendileri gibi düşünenlerle dostluk içinde bulunma anlamında İmâmiyye Şîası’nca benimsenen bir esas; teberrînin karşıtı

(bk. TEBERRÎ).  


TEVELLÜD

(bk. TEVLÎD).  


TEVELLÜD

(التولّد)

Bitki ve hayvanların birbirinden ya da cansız maddelerden kendiliğinden oluşumu için kullanılan felsefe terimi.

Sözlükte “doğurmak” anlamındaki vilâd (vilâdet) kökünden türeyen tevellüd “doğmak, ortaya çıkmak, meydana gelmek” demektir. Terim olarak bitki ve hayvanların erkek ve dişisinin bir araya gelmesiyle üremeyi (tevâlüd) değil, erkek-dişi ilişkisi olmadan birbirinden (biogenèse) ya da cansız maddelerden meydana gelmeyi ifade eder (et-TaǾrîfât, “Tevellüd” md.; Salîbâ, I, 367). Canlıların embriyolojik bir süreç dışında doğrudan cansız maddelerden oluşabileceği düşüncesi İslâm öncesi Grekler’e kadar gitmektedir. Aristo’ya göre dört unsur (hava, su, ateş, toprak), uygun şartlar altında kendiliğinden mineraller yanında bitkileri ve hayvanları da teşkil edebilir. Yine canlılar bir anne babadan üreyebildikleri gibi -böceklerde görüldüğü üzere- topraktan ve çürümüş bitkiden ya da hayvanların iç organlarından üreyebilir. Aristo arı, sinek, balık ve salyangoz türünden canlıların her iki şekilde de teşekkül edebileceğini söyler. Aristo’nun bu fikirleri Ortaçağ İslâm düşüncesini türlü biçimlerde etkilemişse de (Kruk, XXXV/2 [1990], s. 270, 278), İslâm düşünürleri doğum, ölüm, oluş, bozuluş gibi doğal olayların ilâhî ilim, irade ve kudretle meydana geldiğini, dolayısıyla bunların temelde Allah’ın fiilleri olduğunu kabul ederek Aristo’nun ilâhî tesiri dışlayan kendiliğinden üreme (generatio spontanea) fikrine katılmamışlardır. Bu sebeple müslüman düşünürlerin normal fiziksel ve biyolojik süreçler yaşanmadan bitki veya hayvanların üreyebileceği yolundaki tevellüd düşüncelerini daima ilâhî fiille birlikte anlamak gerekir.



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir