TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - RİFÂİYYE ::.

cilt: 35; sayfa: 100
[RİFÂİYYE - Mustafa Tahralı]


kanalları ile bağlandığı, ulaşımın kayıklarla yapıldığı anlaşılan bu bölgede günümüzde sadece Ahmed er-Rifâî’nin türbesi kalmıştır. Ahmed er-Rifâî’den sonra Ümmüabîde’deki rivâkta irşad postuna ilk olarak yeğeni ve damadı Ali b. Osman (ö. 584/1188), ardından diğer damadı Abdürrahîm b. Osman (ö. 604/1207), onun ardından ilk damadından torunu İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) oturmuş, böylece şeyhlik Rifâî ailesi içinde devam etmiştir. İbrâhim el-A‘zeb ile birlikte kardeşi Ahmed el-Ahdar’dan Rifâiyye kaynaklarında kutub olarak söz edilmektedir. Rifâiyye, Ahmed er-Rifâî’nin İskenderiye’ye gönderdiği Ebü’l-Feth el-Vâsıtî (ö. 632/1234-35) aracılığıyla Mısır’da teşkilâtlanan ilk tarikat olmuştur. Ahmed er-Rifâî ve tarikatıyla ilgili el-MaǾârifü’l-Muĥammediyye fi’l-vežâǿifi’l-Aĥmediyye adlı eserin yazarı, Rifâî’nin torunlarından İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) zamanında tarikat Irak, Suriye, Hicaz, Yemen ve Mısır’da yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca Tunus’ta XV. yüzyılda bir Rifâî şeyhinin bulunduğu bilinmektedir.

Amasya Taşova’da Rifâiyye’ye ait Seyyid Nûreddin Alparslan Zâviyesi için düzenlenen vakfiyenin Ramazan 655 (Eylül 1257) tarihini taşıması (Bayram, sy. XXIII [1994], s. 32), Kayseri civarında Develi’de Seyyid Şerif adlı bir Rifâî şeyhine ait 695 (1295-96) tarihli bir mezar taşının bulunması (Özgüç - Akok, XIX/75 [1955], s. 382) ve Eflâkî’nin kaydına göre Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (ö. 672/1273) sağlığında Konya’da Rifâîler’in mevcudiyeti (Âriflerin Menkıbeleri, II, 149-150) Rifâiyye’nin Anadolu’da XIII. yüzyılın ortalarından itibaren varlığını göstermektedir. İbn Battûta 732-734 (1332-1334) yıllarında dolaştığı yerlerden Kuzey Anadolu, Amasya, İzmir, Bergama ve Macar adlı bir Türkistan şehrinde Rifâiyye mensuplarından söz etmektedir (Seyahatnâme, I, 417, 425, 427, 471). M. Fuad Köprülü, İbn Battûta’dan hareketle Rifâiyye mensuplarının XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’da faaliyet gösterdiklerini (Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, s. 174), Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bu dönemde Rifâîliğin en etkili tarikatlardan biri olduğunu (Osmanlı Devletinin Kuruluşu, s. 95-96) kaydetmektedir. Rifâiyye’nin yanı sıra birkaç tarikata daha intisabı bilinen Molla Fenârî’nin XV. yüzyılda Bursa’da yaşamış olması Rifâiyye’nin Anadolu’da bu yüzyılda da devam ettiğini göstermektedir. Kaynaklar, XVI. yüzyılın ilk yarısında Anadolu ve İstanbul’da Rifâîliğin varlığından söz etmemekte (Öngören, s. 19), Rifâiyye mensuplarına İstanbul’da ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren rastlanmaktadır. Yemen’den İstanbul’a gelen Şeyh Muhammed b. Ukayl (ö. 1037/1627) Üsküdar’da Tavâşî Hasan Ağa (İnâdiye) Camii’nde Rifâî âyini icra etmiştir. İstanbul’da tarikatın yaygınlaşması XVIII. yüzyılda Üsküdar’da Rifâî Âsitânesi’nin kurulmasıyla başlar (bk. RİFÂÎ ÂSİTÂNESİ). Bu yüzyılda tarikatın İstanbul’daki altı büyük tarikattan biri olduğu belirtilmektedir (d’Ohsson, IV, 661-662). Aynı yüzyılın başlarından itibaren tarikatın birkaç tekke ile Edirne’de temsil edildiği ve burada Kabûlî Mustafa Efendi gibi divan sahibi bir şeyhin yetiştiği bilinmektedir (Şimşek, s. 29). Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî adında hem soy hem tarikat bakımından Rifâî-Sayyâdî olan bir şeyhin nakîbüleşraf olarak II. Abdülhamid’in yakınında bulunması, Rifâiyye’nin XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında bütün Osmanlı topraklarında faal olduğunu göstermektedir. XIX. yüzyıl sonunda sadece İstanbul’da kırktan fazla Rifâî tekkesi mevcuttu (Depont - Coppolani, s. 328-329). G. Veinstein ve N. Clayer, bu dönemde İstanbul’daki Rifâî tekkelerinin diğer bütün tekkelere oranının yüzde on bir olduğunu tesbit etmiştir (Les voies d’Allah, s. 323). Enver Behnan Şapolyo, tekkelerin kapatılmasından (30 Kasım 1925) önce İstanbul’daki kırk Rifâî tekkesinin ismini kaydetmiştir (Mezhepler ve Tarîkatlar Târihi, s. 464-465).

XIX. yüzyılın sonlarında Endonezya’dan Hindistan, Afrika ve Balkanlar’a kadar hemen hemen bütün İslâm dünyasına yayılmış olan Rifâiyye günümüzde Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Türkiye ve Balkan ülkelerinde varlığını sürdürmektedir (Tahralı, Ahmad al-Rifâî, s. 335-336). Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde Rifâî dervişlerinin faaliyetlerine ve XIX. yüzyılda Sofya ile Köstendil’de iki Rifâî tekkesine rastlanmaktadır. Yunanistan’ın Yanya, Serez, Eğriboz, Gümülcine, Selânik şehirlerinde ve Girit adasında Rifâî tekkeleri kurulmuştur. Arnavutluk’ta Rifâiyye’nin XVII. yüzyılın ortalarından itibaren yayılmaya başladığı anlaşılmaktadır. XIX. yüzyılın sonlarına doğru Yakovalı Şeyh Mûsâ Muslihuddin er-Rifâî’nin Yakova’da kurduğu Hacı Mûsâ Tekkesi’ndeki faaliyetleri sonucu Rifâiyye, Arnavutluk’un yanı sıra Kosova ve Makedonya’ya da yayılmıştır. Arnavutluk’un Tiran, Berat, Pegin (Peçin), İşkodra, Ergiri kasrı (Gjirokaster), İlbasan (Elbasan), Petrela ve Tropoya şehirlerinde bu tarikata ait ondan fazla tekke kurulmuştur. Ayrıca Bosna-Hersek’in Saraybosna; Kosova’nın İpek, Prizren, Yakova (Gjakovë); Makedonya’nın Manastır, Kavadarcı, Üsküp; Hırvatistan’ın Yakova (Djakovo) şehirlerinde Rifâiyye adına tekkeler kurulduğu görülmektedir. Buradan Avrupa ülkelerine, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya’ya göç eden Rifâîler’den bir kısmının oralarda da tekkeler açtığı belirtilmektedir.

Rifâiyye tarikatının esasları Ahmed er-Rifâî tarafından tesbit edilmiştir. Onun ifadesine göre Rifâiyye Kitap ve Sünnet’e dayanan, tevazu ve alçak gönüllülüğün esas alındığı bir tarikattır (el-Burhânü’l-müǿeyyed, s. 62-63, 88; el-Mecâlisü’s-seniyye, s. 17-18). Rifâiyye’de şeyhe intisap müridle mürşid arasında bir anlaşma ve sözleşme (biat ve mübâyaa) olarak kabul edilmekte ve bir merasimle gerçekleştirilmektedir. Kenan Rifâî tarikattaki biat merasimini ayrıntılı şekilde kaydetmiştir (Ahmed er-Rifâî, s. 155-157). Tarikata giren sâlikten evvelâ şeriatın emir ve yasaklarını öğrenerek gereğini yerine getirmesi, sonra farzlarla birlikte çokça nâfile ibadetlerle meşgul olması istenir. Sâlik için şeriat edeplerinden tercih edilen öncelikle sohbettir; yani mürid mürşidinin sözlerini dikkatle dinlemeli, onun hal ve hareketlerine dikkat etmeli, davranışlarını ona göre düzenlemelidir. Şeyh ile sohbet ve beraberlik müridin kötü huylarını güzel huylara dönüştürmesine yardımcı olur. Seyrü sülûkün başlangıcı Hakk’a yönelip kalp huzurunu elde etmektir. Bu huzura mürşidin talimatına göre çokça salâtü selâm getirmekle ulaşılır. Salâtü selâm getirmekten maksat sâlike Hz. Peygamber’den feyiz ve “nefha”ların erişmesini sağlamaktır. Zira salâtü selâm vesilesiyle aradaki perdeler kalkmakta ve sâlik Resûl-i Ekrem’den zat nurlarını görebilmektedir. Buna göre Hakk’ın huzuruna vâsıl olmada Hz. Peygamber bir kapı mesabesindedir. Salâtü selâmın her namazdan sonra mürşidin belirleyeceği sayıda okunan beş şekli olmakla birlikte ümmî müridler için, “Allāhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim” şeklinde okunması yeterli görülmüştür.



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir