TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - ÖMER HULÛSİ EFENDİ, Dağıstanlı ::.

cilt: 34; sayfa: 72
[ÖMER HULÛSİ EFENDİ, Dağıstanlı - Tahsin Özcan]


üyeliğine getirilen Ömer Hulûsi Efendi Aralık 1910’da Mahkeme-i Evkāf kadısı, 18 Eylül 1911’de Meclis-i Tedkīkāt-ı Şer‘iyye reisi oldu. Bu görevleri sırasında kendisine müderrislik pâyeleri verilmişti. Mart 1895’te ibtidâ-i dâhil Edirne müderrisliği, Ağustos 1902’de İzmir ve 25 Nisan 1907’de Edirne pâyesi almıştı. 1899’da dördüncü rütbeden Mecîdî, 8 Eylül 1902’de nikel Hicaz madalyası ile taltif edilmişti. 30 Ocak 1913’te İstanbul pâyesini aldı ve 2 Nisan 1914’te Anadolu kazaskerliğine getirildi. 1917’de birinci rütbeden Mecîdî nişanı ile ödüllendirilen Ömer Hulûsi Efendi, 1 Nisan 1917’de Tevhîd-i Kazâ Kanunu’na göre oluşturulan Mahkeme-i Temyîz-i Şer‘iyye Dairesi reisliğine tayin edildi. Ardından Ahmed İzzet Paşa kabinesinde 15 Ekim 1918’de şeyhülislâmlık makamına getirildi. 8 Kasım 1918’de kabinenin istifasıyla birlikte bir ay dolmadan görevinden ayrılmış oldu ve bu tarihten itibaren mâzul sayıldı. 8 Mart 1920’de kurulan Sâlih Paşa kabinesine Evkaf nâzırı olarak girdi. Ancak İngilizler’in İstanbul’u ve Yunanlılar’ın İzmir’i işgaliyle ortaya çıkan millî harekete karşı hükümete baskı yapılması üzerine kabinenin 3 Nisan 1920’de çekilmesiyle birlikte bu görevi de sona erdi. Bu tarihten sonra Ömer Hulûsi Efendi’nin resmî bir görev aldığına dair kaynaklarda bilgi yoktur. Vefat tarihi kesin olarak bilinmemekte, şeyhülislâmlığın ilgasından yani 1922’den önce öldüğü kaydedilmektedir. Mezarının Fatih’te II. Bayezid’in annesi Gülbahar Hatun Türbesi yanında olduğu belirtilirse de Hulûsi Efendi isimli bir zata ait olduğu anlaşılan buradaki mezar taşında vefat tarihi olarak geçen 27 Rebîülâhir 1331 (5 Nisan 1913) tarihinin Ömer Hulûsi Efendi’ye ait olması mümkün değildir. M. Orhan Bayrak da mezarının Fâtih Camii bahçesinde bulunamadığını söyler.

Ömer Hulûsi Efendi’nin Arapça konuşup yazabildiği, ayrıca Farsça’ya da âşina olduğu kaydedilir, ancak kaynaklarda herhangi bir eserine dair bilgi yer almaz. Ahmed İzzet Paşa, Göztepe’de köşk komşusu olan Ömer Hulûsi Efendi’nin tatlı dilli, iyilik sever ve istikamet sahibi bir kişi olduğunu nakleder. Sicil kayıtlarında da büyük bir doğruluk ve liyakatle görevlerini ifa ettiğine işaret edilir ve hakkında tek bir şikâyet bile vâki olmadığı belirtilir. Kendisine şeyhülislâmlık teklif edildiğinde tereddüt etmiş, ancak Hayri Efendi ve Ahmed İzzet Paşa’nın ısrarı ile bu görevi kabul etmiştir. Ahmed İzzet Paşa, hâtıralarında Ömer Hulûsi Efendi’nin bir önseziyle meşihatı kabul etmekten çekindiğini, daha sonra bunda haklı olduğu ve kendisine kötülük yapıldığının anlaşıldığını yazar.

BİBLİYOGRAFYA:

İstanbul Müftülüğü Meşihat Arşivi, Sicil Defterleri, V, 27-28; Ahmed İzzet Paşa, Feryadım (haz. Süheyl İzzet Furgaç - Yüksel Kanar), İstanbul 1993, II, 14, 18-19; İbnülemin, Son Sadrıazamlar, IV, 1985, 2004, 2123; Danişmend, Kronoloji2, V, 162; Abdülkadir Altunsu, Osmanlı Şeyhülislâmları, Ankara 1972, s. 250-251; M. Orhan Bayrak, İstanbul’da Gömülü Meşhur Adamlar (1453-1978), İstanbul 1979, s. 83; Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar, Ankara 1989, II, 978, 1049; Sefer E. Berzeg, Türkiye Kurtuluş Savaşı’nda Çerkes Göçmenleri, İstanbul 1990, II, 74-75; Fâtih Câmileri ve Diğer Târihî Eserler (haz. Fatih Müftülüğü), İstanbul 1991, s. 338; İlmiyye Salnâmesi (haz. Seyid Ali Kahraman v.dğr.), İstanbul 1998, s. 521-523; Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul 1996, IV, 220-221.

Tahsin Özcan  


ÖMER HULÛSİ EFENDİ, Sâmânîzâde

(1728-1812)

Osmanlı şeyhülislâmı.

İstanbul’da doğdu. İstanbul kadısı Sâmânîzâde Hasan Efendi’nin oğludur. Babasından ve çeşitli hocalardan ders aldı, kabiliyeti sayesinde kısa zamanda tahsilini tamamlayarak 1162’de (1749) Şeyhülislâm Ebûishakzâde Esad Efendi’den ruûs aldı. Çeşitli medreselerde müderrislikte bulundu, ardından kadılık mesleğine geçti. 1191’de (1777) tayin edildiği İzmir kadılığında bir yıl kaldı. 1197’de (1783) Mısır (Kahire) kadılığına getirildi. Bu görevdeyken kendisine Boyabat arpalık olarak tahsis edildi. Zilkade 1199’da (Eylül 1785) Mekke kadısı oldu. 9 Rebîülevvel 1201’de (30 Aralık 1786) surre alayı ile birlikte İstanbul’a dönünce kendisine Benderereğli arpalık olarak verildi. 1205’te (1790) İstanbul kadılığına getirildi. Zilkade 1206’da (Temmuz 1792) Anadolu sadâreti pâyesi aldı ve 1209 yılı Muharrem ayının başında (Temmuz 1794) Anadolu kazaskerliğine tayin edildi. 1210’da (1795-96) Rumeli sadâreti pâyesi aldı ve 1212 yılı Receb ayının başında (Aralık 1797) Rumeli kazaskeri oldu. Süresini tamamladıktan sonra bir müddet görev almadı ve Şeyhülislâm Mustafa Âşir Efendi’nin azli üzerine 18 Safer 1215’te (11 Temmuz 1800) meşihat makamına getirildi. 21 Mayıs 1803’te bu görevden azledildi. Sert mizaçlı olması yanında memuriyet verirken iltimas kabul etmeyip ehliyet ve liyakat aramasının ilmiye zümresiyle arasının açılmasına, dolayısıyla işlerin sekteye uğramasına yol açtığı ve bu durumun azlinde etkili olduğu söylenir. Azlinden sonra Beylerbeyi’ndeki sahilhânesinde inzivaya çekildi.

13 Temmuz 1807’de azledilen Şerifzâde Topal Atâullah Mehmed Efendi’nin yerine ikinci defa şeyhülislâmlığa getirildi, ancak bir gün sonra istifa etmek zorunda kaldı ve tekrar inzivaya çekildi. Dönemin siyasî havasını gözler önüne seren en üst derecedeki bir makam sahibinin mâruz kaldığı bu muamele müderrislerden Seyyidâ Efendi’nin tezviratı ve ortalığı karıştırmasının sonucudur. Seyyidâ Efendi, hanımının vâlide sultana yakınlığı sebebiyle girip çıktığı meclislerde ulemâyı aşağılamakta, ancak ilişkileri itibariyle kendisine bir şey söylenememekteydi. Diline doladığı kişilerden biri de Şeyhülislâm Atâullah Mehmed Efendi idi. Kabakçı Mustafa’nın da hazır bulunduğu meclislerde şeyhülislâm aleyhinde bulunmakta, kendisinin III. Selim’in tahttan indirilmesine samimi olarak razı olmadığını ileri sürmekte ve bu yüzden onu Etmeydanı’ndaki toplantıda sessiz kalmakla suçlamaktaydı. Neticede, sefer dolayısıyla sadrazamın İstanbul’da bulunmamasından hareketle şeyhülislâmlık makamının daha da önem kazandığını belirterek Yeniçeri Ocağı tarafından tayin edilmiş bir şahsın şeyhülislâm olmasının gereği üzerinde durmuş, konuyu Kabakçı Mustafa’nın bulunduğu bir başka mecliste tekrar dile getirdiğinde bu gerekliliği Ocaklı’nın aldığı bir karar olarak aksettirmişti. Bunun üzerine Kabakçı Mustafa meseleyi sahiplenerek vâlide sultana duyurmuş ve Atâullah Efendi’nin azli bu şekilde gerçekleşmişti.



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir