TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - NAHT ::.

cilt: 32; sayfa: 311
[NAHT - M. Reşit Özbalıkçı]


uymasının zorunlu görülmemesi gibi esaslar eski örneklere bakılarak düzenlenmiş olup daha sonra bunlara uymayan birçok naht örneği ortaya çıkmıştır. Başlıca naht şekilleri şöylece özetlenebilir: 1. Fiil nahti. Çok kullanılan selâm, dua, iltifat ve dinî alâmet formülleri halindeki cümlelerden, onu söylemek ve muhtevasının gerçekleştiğini bildirmek üzere “fa‘lele” kalıbında fiillerin elde edilmesidir. Bu tür menhût kelimelerin çoğu İslâmî dönemde ortaya çıkmıştır. Hasbünallah → hasbele, bismillâhirrahmânirrahîm → besmele gibi. 2. Sıfat nahti. İki kelimeden aynı anlamda veya daha vurgulu bir sıfatın elde edilmesidir: “ضبر” (toplamak) + “ضبط” (sıkıca tutmak) → “ضِبَطْرٌ” (sert / sıkı [adam]) gibi. 3. İsim nahti. Bağımsız iki isimden bazı harflerin alınıp birleştirilmesidir: “جَلْدٌ” (katı, sağlam) + “جَمَدٌ” (buz) → (cl+md) → “جَلْمُودٌ” (taş, kaya) gibi. 4. Nisbet nahti. Tek yere, kabileye ve şeye nisbetle iki yere veya iki şeye nisbet edilmek üzere iki şekli vardır. Birincisi, özellikle “abdü” ile isim tamlaması oluşturan kabile adlarında görülen en eski naht biçimidir. İsim tamlamasını oluşturan iki kelimeden her birinin ilk iki harfinin alınıp birleştirilmesi ve daha sonra nisbet “yâ”sı eklenmesi suretiyle meydana gelir: Abdülkays → Abkase → Abkasî gibi. İki şeye veya iki yere mensubiyet bildiren nisbet nahtine örnek olarak da Taberhazî (Taberistan ve Hârizmli) gibi. 5. Tahfif nahti. “Benû” ile isim tamlaması oluşturan ve harf-i ta‘rif alan kabile adlarında söyleyiş kolaylığı sağlamak amacıyla yapılmıştır: Benü’l-Anber → Bel‘anber gibi. 6. Harf (edat) nahti. Halîl b. Ahmed, Sîbeveyhi, Ferrâ ve Müberred gibi kadîm dilcilerin birçoğu bazı edatların mürekkep (menhût) olduğunu söylemiştir: Lâkinne → lâkin + ene veya lâ + ke+enne; len → lâ + en gibi.

NATO, UNESCO vb. kelimelerin ilk harflerinden oluşan kısaltmalar İslâm bilim geleneğinde benzer bir şekilde mevcuttur: نا ← حَدَّثَنا (bize hadis rivayet etti), اهـ ← انتهى كَلاَمُهُ (sözü sona erdi), الخ ← الى آخره (sonuna kadar) gibi.

BİBLİYOGRAFYA:

Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l-ǾAyn (nşr. Mehdî el-Mahzûmî - İbrâhim es-Sâmerrâî), Beyrut 1408/1988, I, 60; III, 191 vd.; Sîbeveyhi, Kitâbü Sîbeveyhi (nşr. Abdüsselâm M. Hârûn), Kahire 1408/1988, II, 88; Câhiz, el-Buħalâǿ (nşr. Tâhâ el-Hâcirî), Kahire 1958, s. 106; İbn Fâris, eś-Śâĥibî fî fıķhi’l-luġa (nşr. Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1977, s. 157; Meķāyîsü’l-luġa, I, 328 vd.; Ebû Mansûr es-Seâlibî, Fıķhü’l-luġa, Beyrut 1419/1999, s. 428; Süyûtî, el-Müzhir (nşr. M. Ahmed Câdelmevlâ v.dğr.), Kahire, ts. (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), I, 482-485; C. Zeydân, el-Felsefetü’l-luġaviyye, Beyrut 1886, s. 71-97; Ali Abdülvâhid Vâfî, Fıķhü’l-luġa, Rabat 1381/1962, s. 180-183; Mustafa Sâdık er-Râfiî, Târîħu âdâbi’l-ǾArab, Beyrut 1394/1974, I, 187-189; Subhî es-Sâlih, Dirâsât fî fıķhi’l-luġa, Beyrut 1983, s. 243-274; M. Muhyiddin Abdülhamîd, Dürûsü’t-taśrîf, Beyrut 1411/1990, s. 25-28; Mes‘ûd Bûbû, Fî fıķhi’l-luġati’l-ǾArabiyye, Dımaşk 1414-15/1994-95, s. 120-144; Abdullah Emîn, el-İştiķāķ, Kahire 1420/2000, s. 391-405; a.mlf., “Baĥŝ fî Ǿilmi’l-iştiķāķ”, MMLA, I (1934), s. 381-393; M. Dârî Hamâdî, “en-Naĥt fi’l-ǾArabiyye ve’stiħdâmühû fi’l-muśŧalaĥâti’l-Ǿilmiyye”, MMİIr., XXXI/2 (1980), s. 162-179; Vecîh es-Semmân, “en-Naĥt”, MMLADm., LVII/1-2 (1402/1982), s. 92-114; LVII/3-4 (1402/1982), s. 343-364; J. Stetkevych, “en-Naĥt Śavġu’l-kelimâti’l-mürekkebe” (trc. M. Hasan Abdülazîz), Ĥavliyyâtü Külliyyeti dâri’l-Ǿulûm, sy. 9, Kahire 1983, s. 71-102; M. Yûsuf Hasan, “Devrü’n-naĥt fî teysîri’l-edâǿi’l-Ǿilmî bi’l-ǾArabiyye”, MMLA, LXXVIII (1416/1996), s. 124-131; Memdûh M. Hasâra, “el-İştiķāķu’n-naĥtî ve eŝeruhû fî vażǾi’l-muśŧalaĥât”, et-Türâŝü’l-ǾArabî, XVIII/71-72, Dımaşk 1418/1998, s. 84-95; Ahmed Matlûb, “en-Naĥt fi’l-ǾArabiyye”, MMİIr., XLVIII/2 (1422/2001), s. 5-29; M. Seyyid Ali Belâsî, “en-Naĥt fi’l-luġati’l-ǾArabiyye”, ed-DirǾiyye, V/18-19, Riyad 1423/2002, s. 445-456.

M. Reşit Özbalıkçı  


NAHV

(bk. NAHİV).  


NÂİB

(النائب)

İslâm devletlerinde hükümdar, vali, kadı gibi devlet ricâlinin vekili, temsilci veya yardımcısı.

Sözlükte “birini temsil etmek, birine vekâlet etmek” anlamındaki nevb (niyâbe) masdarından türeyen nâib (çoğulu nüvvâb), “bir makamın sorumluluğunu asıl sahibi yerine geçici bir zaman için yüklenen kimse” demektir. Çeşitli İslâm devletlerinde başlıca devlet ricâlinin kendilerine yardımcı olmak veya bulunmadıkları yerlerde ve zamanlarda işlerini yürütmek üzere tayin ettikleri görevlilere nâib adı veriliyordu. Kaynaklarda bazı mâna farklılıkları bulunmakla birlikte nâib yerine halîfe, vekîl kelimeleri de kullanılmaktadır. Hz. Peygamber’in Medine dışına çıktığında İbn Ümmü Mektûm, Ebû Rühm Külsûm b. Husayn ve Muhammed b. Mesleme gibi sahâbîleri vekil bıraktığı, bu uygulamanın Hulefâ-yi Râşidîn döneminde de devam ettiği bilinmektedir.

Terim anlamıyla nâib tayininin İslâm’ın ilk asırlarından itibaren uygulandığı anlaşılmaktadır. Bilhassa valiliğe getirilen bazı kişilerin çeşitli sebeplerle görev yerlerine bizzat gitmeyip nâib gönderdikleri görülmektedir. Meselâ Hz. Ömer’in Bahreyn valiliğine tayin ettiği Osman b. Ebü’l-Âs İran’da bulunduğundan onun adına görevi kardeşi Mugīre (veya Hafs) yüklenmişti. Emevî Halifesi Hişâm b. Abdülmelik tarafından 107’de (725-26) el-Cezîre, İrmîniye ve Azerbaycan valiliğine tayin edilen Mesleme b. Abdülmelik, Bizans seferiyle meşgul olduğundan yerine Hâris b. Amr et-Tâî’yi göndermişti (Halîfe b. Hayyât, s. 337; İbnü’l-Esîr, V, 137-138). Abbâsî Halifesi Mu‘tez-Billâh’ın, kendisini merkezden uzaklaştırmak amacıyla Mısır valiliğine tayin ettiği Bayık Bey görevine gitmemiş, yerine nâibi sıfatıyla üvey oğlu Ahmed b. Tolun’u göndermişti. Abbâsî halifeleri zaman zaman vezir yerine vezir nâibi görevlendirirlerdi.

Adlî teşkilâtta da nâiblerin yer aldığı görülmektedir. Hârûnürreşîd döneminde (786-809) kādılkudâtlık müessesesinin ortaya çıkması üzerine geniş bölgelere gönderilen kadılara kendilerine nâib edinme yetkisi de verilmekteydi. Herhangi bir sebeple görevlerini yapamayacak müderrisler için de nâib tayin edilirdi. Meselâ Gazzâlî, Bağdat Nizâmiye Medresesi müderrisliğini bırakıp Suriye’ye gidince yerine kardeşi Ahmed el-Gazzâlî bakmıştır. İbn Teymiyye özellikle ulemâ arasından bazı kişileri, yüksek maaşlı kadroları ellerinde tutup görevi az bir ücretle nâiblere yaptırdıklarını söyleyerek eleştirir (Makdisi, s. 115). Zaman zaman imamlar da yerlerine görev yapacak nâibler tutuyordu.

Gazneli Mahmud’un Hindistan seferlerinden sonra başşehre dönerken yerine nâib sıfatıyla Ahmed b. Yinal Tegin’i bıraktığı ve onun Sultan Mesud tarafından aynı görevde tutulduğu bilinmektedir. Gazneliler döneminin çeşitli devlet teşkilâtı kademelerinde de nâibler bulunuyordu.

Büyük Selçuklular’da her divanda ve taşradaki şubelerinde divan başkanından sonra en yüksek makamı nâib işgal ederdi. Hükümdarın teveccühünü kazanan bir divan nâibi bazan diğer devlet erkânını, hatta veziri dahi gölgede bırakabilirdi. Tuğrâîler vezirin yokluğunda özellikle sultanın av partilerinde onun nâibi olarak hazır bulunurdu. Devletin en yüksek malî denetleme mekanizmalarından biri olan Dîvân-ı İşrâf’ın başındaki müşrif her bölgeye veya şehre güvenilir birer nâib göndererek sultanın tasarrufundaki emlâk ve diğer gelir kaynaklarını kontrol altında tutardı. Nizâmülmülk, nâiblerin görevlerini



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir