TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - LAHAK ::.

cilt: 27; sayfa: 51
[LAHAK - İbrahim Hatiboğlu]


sonu sayfanın kenarına gelecek şekilde yazılır, sonuna da “sahha” (صحّ) kaydı düşülür.

İlk hadis usulü müellifi kabul edilen Râmhürmüzî, lahaka işaret eden çizginin ilâve edilecek ibareye kadar uzatılması ve lahaktan sonraki ilk kelimenin de buna eklenip sonuna “sahha” (صحّ) kaydının düşülmesi gerektiğini söylemişse de daha sonraki muhaddisler böyle bir uygulama ile sayfanın aşırı şekilde karalanacağını ve dikkatin dağılacağını göz önünde bulundurarak çizginin lahaka kadar uzatılmasını uygun görmemişler, asıl metinde var olan tekrarlardan ayrıt edilememesi ihtimalinden dolayı lahaktan sonraki ilk kelimenin yazılmasını da doğru bulmamışlardır. Sadece sonuna kırmızı mürekkeple ve daha küçük karakterle veya son harfi eksik bırakarak “sahha” (صحّ), “sahha racea” (صحّ رجع) veya “inteha’l-lahak” (إنتهى اللحق) gibi bir ibare yazmayı tercih etmişlerdir (İbnü’s-Salâh, s. 194-195).

BİBLİYOGRAFYA:

Lisânü’l-ǾArab, “lĥķ” md.; Râmhürmüzî, el-Muĥaddiŝü’l-fâśıl (nşr. M. Accâc el-Hatîb), Dımaşk 1404/1984, s. 606-607; Hatîb el-Bağdâdî, el-CâmiǾ li-aħlâķı’r-râvî ve âdâbi’s-sâmiǾ (nşr. Mahmûd et-Tahhân), Riyad 1403/1983, I, 279; Kādî İyâz, el-İlmâǾ (nşr. Seyyid Ahmed Sakr), Kahire, ts. (Dârü’t-türâs), s. 162-165; İbnü’s-Salâh, ǾUlûmü’l-ĥadîŝ, s. 193-196; Şemseddin es-Sehâvî, Fetĥu’l-muġīŝ, Beyrut 1403/1983, II, 193-198; Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî (nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf), Beyrut 1399/1979, II, 79-82; Mücteba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, Ankara 1992, s. 197-198.

İbrahim Hatiboğlu  


LAHBÂBÎ

(bk. HABÂBÎ).  


LAHC

(bk. LEHİC).  


LÂHÎCÂN

(لاهيجان)

İran’ın kuzeyinde Hazar denizi kıyı şeridinin çok yakınında bir şehir.

Eski Farsça’da “ipek” anlamına gelen lâh kelimesinin sonuna mekân adı yapan cân (gân) ekinin getirilmesiyle oluşturulan Lâhîcân “ipek şehri” demektir. Hamdullah el-Müstevfî (XIV. yüzyıl) buranın orta büyüklükte ve ipek üretilen bir şehir olduğunu belirtir. İsim benzerliğinden kaynaklandığı anlaşılan bir efsaneye göre kuruluşu Lâhîc b. Sâm b. Nûh’a dayandırılan Lâhîcân’ın adı İslâm coğrafya kaynaklarında ilk defa Lâfcân şeklinde Gîlân’ın güneydoğusundaki yedi büyük şehirden biri olarak Ĥudûdü’l-Ǿâlem’de geçmektedir. Şehir eski kaynaklarda Dârülimâre, Dârülemân ve Lâhîcânülmübârek adlarıyla da zikredilmiştir.

Gîlân eyaletinin Sefîdrûd nehri doğusunda kalan Biyâpîş bölgesinde kurulan emirlikler çoğu defa hâkimiyetlerini Lâhîcân’ı içine alacak kadar genişletmişlerdir. III. (IX.) yüzyılın başlarında Deylem Hükümdarı Vehsûdân’ın topraklarının bir parçasını teşkil eden Lâhîcân, ardından Biyâpîş bölgesinde kurulan Kavtum (Havsum) hânedanının hâkimiyetine girdi. Zeydîler’den Hasan el-Utrûş (ö. 304/917) tarafından kurulan bu hânedan Biyâpîş bölgesinde Şiîliğin yayılmasında etkili oldu. Utrûş ailesi siyasî hâkimiyetini IV. (X.) yüzyılın ortalarında kaybetti. Bundan sonra uzun bir süre Lâhîcân’ın tarihinde belirli bir gelişme görülmez. XIII. yüzyılın ortalarında İlhanlı Hükümdarı Hülâgû zamanında Nâsırvend hânedanından Cemâleddin Su‘lûk b. Su‘lûk Lâhîcân’da emîr idi. Ardından Nâsırvendler iki kola ayrıldı. Bu kollardan Lâhîcân’dakinin emîri Şah Nev, Olcaytu Han Gîlân’a hâkim olduğunda ona boyun eğdi (705/1305-1306); arkasından İlhanlılar’la evlilik yoluyla akrabalık kurarak hükümranlığını pekiştirdi ve diğer Gîlân emîrlerini de kendine bağladı. VIII. (XIV.) yüzyıl boyunca Biyâpîş bölgesinde mahallî emirlikler arasında savaş hiç eksik olmadı. 792’de (1390) Seyyid Hâdî Kiyâ, Nâsırvendler’in hâkimiyetine son vererek bölgeyi ele geçirdi. Hâdî Kiyâ’nın yerini alan Seyyid Ali Kiyâ, Mâzenderân Mar‘aşî Seyyidleri’nin de yardımıyla Biyâpîş’in tamamına ve Kazvin’e kadar olan yerlere hükümranlığını kabul ettirdi. Mirza Ali b. Sultan Muhammed Kiyâ ise (1478-1506) Kazvin, Sultâniye, Tahran, Rey ve Verâmin’i kontrolüne aldı. Bir ara Timur’un saldırıları karşısında vergi vermek zorunda kalmışlarsa da (806/1403-1404) bu seyyidler 1000 (1592) yılına kadar bölgedeki yönetimlerini sürdürdüler. Aile X. (XVI.) yüzyılın başlarından itibaren Safevîler’e tâbi olmakla birlikte son emîrleri Ahmed Han, Safevîler’e tâbi olmayı reddederek on iki yıl boyunca sığındığı İstahr’da, Osmanlı-Safevî savaşı sırasında Lâhîcân’ın Türkler’e verilmesi yönünde faaliyetlerde bulunduğu için Şah I. Abbas’ın tepkisini çekti. Ahmed Han, savaş sonunda İran-Osmanlı antlaşmasının imzalanmasının ardından saraya çağrıldığı halde gitmedi. Bunun üzerine Şah Abbas ordusuyla Gîlân’a girerek bölgenin tamamını hâkimiyetine aldı (Şevval 1000 / Temmuz 1592). Ahmed Han İstanbul’a kaçtı ve ölünceye kadar orada yaşadı. Safevîler Biyâpîş bölgesine Lâhîcân’da oturan bir vali tayin ettiler.

Şah Süleyman döneminde Hazar denizi kıyılarına Stefan Razin liderliğinde saldıran Kazaklar’a karşı hazırlanan ordu Biyâpîş bölgesinde toplanmıştı. Lâhîcân XVIII. yüzyıldan itibaren zaman zaman bazı tarihî olaylara sahne oldu. Ruslar, 1724-1734 yılları arasında Gîlân’ı işgalleri sırasında Lâhîcân’da iki kale inşa ettiler. Şehir 1774’te Fûmen Valisi Hidâyet Han’ın otoritesine boyun eğdi. Kerim Han Zend bölgeyi yıllık vergiye bağladı. Soy yoluyla gelen son vali Sâlâr-ı Müeyyed Mirza Ahmed Han’a 1907’de görevden el çektirildi. 1920’de kurulup bir yıl devam eden yerel Gîlân Sovyet Cumhuriyeti zamanında Lâhîcân Ruslar tarafından işgal edildi; bundan sonra da bölgedeki yerini Gîlân’ın merkezi olan Reşt şehrine kaptırdı. Günümüzde Gîlân eyaletine bağlı bir şehristanın merkezi olan Lâhîcân, 54.300 (2003 tah.) nüfusuyla ticaret ve endüstri merkezi olarak önemini sürdürmektedir. İpek ve pamuk dokumacılığı ile çevresinin limon ve çay üretiminin ticaretinde mühim bir yere sahiptir.

Lâhîcân tarihî geçmişiyle birlikte birçok mimari eser barındırır. Şeyh İbrâhim Zâhid-i Geylânî Türbesi (XV. yüzyıl), Ağa Şeyh Ebü’l-Vech Türbesi (XVI. yüzyıl), Safevîler dönemine ait Çehâr Pâdişah Türbesi,



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir