TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - KURAYZA (Benî Kurayza) ::.

cilt: 26; sayfa: 432
[KURAYZA (Benî Kurayza) - Casim Avcı]


Benî Kurayza’ya karşı bir askerî birliği görevlendirmek zorunda kaldı. Bu kritik günlerde Gatafân kabilesi ileri gelenlerinden Nuaym b. Mes‘ûd’un müslüman olup Resûl-i Ekrem’in isteği doğrultusunda Benî Kurayza ile müttefiklerinin arasını açması ve Hendek Gazvesi’nin sona ermesiyle bu büyük tehlike atlatılmış oldu.

Resûlullah, Hendek Gazvesi’nden evine döndüğü gün öğle vakti Bilâl-i Habeşî’yi çağırarak ikindi namazının Benî Kurayza topraklarında kılınmasını emretti; ardından zırhını giyip silâhlarını kuşanarak atına bindi (23 Zilkade 5 / 15 Nisan 627). Kendisi ana birliklerin, sancağı verdiği Hz. Ali de öncü birliklerin başında bulunuyordu (gazveye katılan süvarilerin isimleri için bk. Vâkıdî, II, 498). Ahzâb sûresinin 26-27. âyetleriyle Benî Kurayza Gazvesi’ne işaret olunduğu kabul edilmektedir. Resûl-i Ekrem kalenin önüne vardığında yahudi ileri gelenlerine teker teker seslenerek onları İslâm’a davet etti. Olumsuz cevap vermeleri üzerine kalelerinden inmelerini ve teslim olmalarını istedi; bu teklifin de reddedilmesiyle çatışma başladı. Benî Kurayza, karşılıklı ok ve taş atışlarıyla on beş veya yirmi beş gün boyunca kuşatma altında tutuldu. Müslümanlar 3000 piyade ve otuz altı süvariden oluşurken Benî Kurayza savaşçıları 600-700 civarında idi (sayılarının 400, 800 veya 900 olduğu da rivayet edilmektedir). Bu arada münafıklar Benî Kurayza’ya giderek onları müslümanlara teslim olmamaya çağırıyor, direnmeye devam etmeleri halinde kendilerine yardımda bulunacaklarını söylüyorlardı. Kuşatma dolayısıyla çaresiz kalan ve münafıklardan vaad edilen yardımın gelmediğini gören yahudiler Benî Nadîr’in şartlarıyla, yani mal ve silâhlarını bırakıp birer deve yükü eşya ile Medine’den ayrılmayı önerdilerse de Hz. Peygamber bunu kabul etmedi ve sadece kayıtsız şartsız teslim olabileceklerini söyledi. Bir süre daha devam eden kuşatmanın sonunda Benî Kurayza teslim oldu. Bu arada daha önce Hazrecliler’in, müttefikleri Benî Kaynukā‘ yahudileri için aracı olup onları ölüm cezasından kurtardıklarını dikkate alarak Evsliler de Resûl-i Ekrem’e gelip ondan müttefikleri Benî Kurayza’ya iyi davranılmasını istediler. Bunun üzerine yahudiler hakkında hüküm vermesi için Evs’ten Sa‘d b. Muâz hakem tayin edildi. Sa‘d, kendisinin vereceği hükme razı olacaklarına dair hem Evsliler’le Benî Kurayza’dan hem de Hz. Peygamber’den söz aldıktan sonra kararını açıkladı. Savaşabilecek yaşta bulunan erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklara esir muamelesi yapılacak, mallar müslümanlar arasında paylaştırılacaktı. Resûl-i Ekrem’in de onayladığı bu kararın Tevrat’a uygun olduğu (Tesniye, XX/10-15), Kur’an’da da Allah ve resulüne savaş açan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara verilecek cezalar arasında böyle bir hükmün bulunduğu (el-Mâide 5/33-34) görülmektedir.

Hz. Peygamber’in emri üzerine, ölüm cezasına çarptırılan bütün savaşçılara infazdan önce yiyecek ve içecek verilmiş, Tevrat okumalarına müsaade edilmiştir. Kuşatma sırasında İslâm’ı seçen dört savaşçı ise idamdan kurtulmuştur. Sayılarının 1000 civarında olduğu sanılan kadın ve çocuklardan bir kısmı serbest bırakılmış, sahâbîlere dağıtılanların dışında kalan humus satılarak cihad için at ve silâh temin edilmiştir. Bu arada Resûl-i Ekrem, henüz bulûğ çağına ermemiş çocukların annelerinden ayrılmamasını ve öksüzlerin sadece müslümanlara satılmasını istemiş, kendisi de esirler arasında bulunan Reyhâne bint Zeyd’i safî* olarak seçmiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Meġāzî”, 14; Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 445, 496-525; İbn Hişâm, es-Sîre2, II, 515, 566; III, 233-254; İbn Sa‘d, eŧ-Ŧabaķāt, II, 74-78; Taberî, Târîħ (Ebü’l-Fazl), II, 581-593; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ bi-aĥvâli’l-Muśŧafâ (nşr. Mustafa Abdülvâhid), Kahire 1386/1966, II, 695; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1925, IV, 206-222; S. Wittmayer, A Social and Religious History of the Jews, New York 1957; III, 78-79; M. L. Margolis - A. Marx, A History of the Jewish People, New York 1965, s. 248-253; N. A. Stillman, The Jews of Arab Lands, Philadelphia 1979, s. 9, 14-16; Nadir Özkuyumcu, Hz. Peygamber Devrinde Yahudilere Karşı Güdülen Siyaset (yüksek lisans tezi, 1985), Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 10-11, 65-74; İsmail Hakkı Atçeken, Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İstanbul 1996, s. 128-137; W. M. Watt, Muhammad at Medina, Oxford 1988, s.192 vd., 214-216, 328; a.mlf., “The Condemnation of the Jews of Banû Qurayzah: A Study in the Sources of the Sîrah”, MW, XLII (1952), s. 160-171; a.mlf., “Ķurayža”, EI² (İng.), V, 436; W. N. Arafat, “New Light on the Story of Banû Qurayza and the Jews of Medina”, JRAS, II (1976), s. 100-107; Seyyid Ahmed el-Ekberâbâdî, “Ĥavle Ġazvet-i Benî Ķurayža”, Mecelletü MecmaǾi’l-Ǿilmiyyi’l-Hindî, V/1-2, India 1980, s. 88-126; M. J. Kister, “The Massacre of the Banū Qurayza”, Jerusalem Studies in Arabic and Islam, VIII, Jerusalem 1986, s. 61-96; M. Lecker, “Muhammad at Medina: A Geographical Approach”, a.e., VI (1985), s. 29-62; a.mlf., “Did Muhammad Conclude Treaties with the Jews Tribes Nadîr, Qurayza and Qaynuqâ‘?”, IOS, XVII (1997), s. 29-36; V. Vacca, “Kurayza”, İA, VI, 1012-1013; “Qurayza”, EJd., XIII, 1435.

Casim Avcı  


KURB

(القرب)

Hakk’a yakın olma anlamında bir tasavvuf terimi.

Sözlükte “yakın” anlamına gelen kurb kelimesi tasavvuf terimi olarak genellikle karşıtı olan bu‘d ile (uzak) birlikte kullanılır. Yakınlık ve uzaklık zaman, mekân, mesafe, makam ve mensubiyet açısından düşünülebilir. Kur’an’da müşriklerin Mescid-i Harâm’a yaklaştırılmaması anlatılırken mekân (et-Tevbe 9/28), insanların hesap verecekleri günün yaklaşmakta olduğundan bahsedilirken zaman (el-Enbiyâ 21/1) itibariyle yakınlık kastedilmiş, miras hukukundan söz eden âyetlerde geçen “yakınlar” ifadesiyle (en-Nisâ 4/7) neseb yakınlığı anlatılmıştır. Ancak gerek Kur’an’da gerekse hadislerde kurb ve bu‘d kelimeleri daha ziyade mânevî yakınlığı ve uzaklığı ifade etmektedir. “Ben yakınım, dua edenin çağrısına icâbet ederim” (el-Bakara 2/186); “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kāf 50/16) meâlindeki âyetlerde söz konusu olan yakınlığın mekân ve mesafeyle ilgisi yoktur. Bu‘d da böyledir (el-Enbiyâ 21/109; Fussılet 41/44). İblîs’in ilâhî huzurdan uzaklaştırılması ilâhî rahmetten ve inâyetten mahrum edilmesi anlamına gelir.

Sûfîlere göre kurb ibadetlere ve taatlere yakın olmak, bu‘d da bunlardan uzak kalmaktır. Kulun Allah’a yakın olması ebedî mutluluğu kazanmasına vesile olan ibadetlere ve iyi davranışlara yakın olması, Allah’tan uzak olması ise ebedî mutsuzluğuna yol açacak kötü işlere yakın olmasıdır. İlk sûfîler daha çok kurb halinin nasıl kazanıldığı üzerinde durmuşlardır. İbn Atâ’ya göre insanı Allah’a yakın olma (kurbiyet) mertebesine ulaştıran evliyanın edebidir (Sülemî, s. 270). Ahmed b. Hadraveyh ise bu mertebeye hoşgörüyle ulaşılacağı görüşündedir (a.g.e., s. 106). Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî sevginin kurbu kazandırdığını söyler (a.g.e., s. 166). İbn Hafîf’e göre insanın Hakk’a yakın olması daima rızâsına uygun işler yapması, Hakk’ın kuluna yakın olması ise onu sürekli başarılı kılmasıdır (a.g.e., s. 466). Mükâşefe ve müşâhede hali içinde Allah’a yakın olmak kurb, bu iki halden uzak kalmak ise bu’d-dur. Kurb Allah’tan başkasından ilgiyi kesmeyi, gönülde sevgiliyle olmayı gerektirir (Tehânevî, I, 115; II, 1164).

Tasavvufta asıl olan fenâ ve cem‘ halidir. Sûfî bu hal içinde vahdete ulaşır. O



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir