TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - KAHVE ::.

cilt: 24; sayfa: 205
[KAHVE - İdris Bostan]


taşımacılığından çekinmişse de Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanması üzerine (1774) ticaret yolları yeniden güvenli hale gelmiş ve 1775’te kırk üç gemiyle 432 ton kahve İzmir’e taşınmıştı.

Kahvenin ulemâ tarafından pek tasvip görmemesi yanında lüks tüketim maddesi olarak algılanması sebebiyle “rüsûm-ı bid‘atıyye” adı altında normal gümrük resminin iki katı miktarı, yani müslümanlardan bir kıyye kahve için sekiz, gayri müslimlerden 10 akçe vergi alınması, buna karşılık Avrupalı tüccarın diğer mallarda olduğu gibi % 3 gümrük ödemesi kararlaştırıldı. II. Mustafa devrindeki 1109 (1698) tarihli düzenlemeye göre bu vergiye her kıyye kahve için beş para vergi daha ilâve edildi. XVIII. yüzyılın başlarına gelindiğinde kahveyi Yemen’den Mısır’a getiren tüccardan bir ferde kahve için “varır” adıyla 3 riyal 1 rubu‘ ve 4 para zorla vergi alınmaya başlandığından bu uygulama pek çok şikâyete sebebiyet verdi.

Devamlı tüketim maddeleri arasına girmesine rağmen ihtiyaç fazlası kahvenin Avrupa ülkelerine götürülmesine izin verildi. XVII. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa’nın önemli şehirlerinde kahve içimi yayılmaya başladı ve Yemen kahvesine olan ilgi giderek arttı. Venedik’te ilk defa 1615’te açılan kahvehane 1645’te bütün İtalya’ya yayıldı. 1644’te Marsilya’da, 1650’de Londra’da, 1651’de Viyana’da, 1669’da Paris’te kahvehaneler açıldı.

XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren dünya piyasalarına yeni bir kahve türü olan koloni kahvesi girmeye başladı. Uzakdoğu ve Latin Amerika’da kahve plantasyonları ortaya çıktı ve giderek üretimi arttı. Yemen kahvesi durumunu korumakla beraber ondan biraz daha ucuz olan yeni kahve zamanımıza kadar Yemen kahvesini unutturacak ölçüde bütün dünyada yaygınlık kazandı.

Türk edebiyatı ve folklorunda önemli yer tutan kahve ve kahvehanelerle ilgili olarak çeşitli menkıbe ve hikâyeler ortaya çıkmış, şiirler yazılmıştır. XVI. yüzyıl şairleri kahveyi “bâis-i cem‘-i ârifân” ve “mürde cisme can katan” bir içecek şeklinde tanıttıkları gibi Osmanlı tarihçileri de kahvehaneleri “mekteb-i irfân” ve “mecma-ı irfân” diye tavsif etmişlerdir. Âlî Mustafa Efendi’ye göre kahvehanelerin gerçekte Türk zarifleriyle Arap ve Acem bilginlerinin toplandığı bir yer olması gerekirdi. Buna karşılık devlet nazarında kahvehaneler “fâsıklar mecmaı” şeklinde görülmüştür. Osmanlı şehirlerinde, dinî-destanî kitapların okunduğu bir sohbet mekânı olarak gelişen mahalle kahvehaneleriyle daha çok ticaret muhitlerinde görülen esnaf kahvehaneleri şeklinde iki farklı mekân ortaya çıkmıştır. Zaman içinde gelişen ve değişik kültür seviyesindeki toplulukların yoğunlaştığı yeniçeri, âşık ve semâi kahvehaneleri Osmanlı toplumunun geçirdiği aşamaları göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

BİBLİYOGRAFYA:

Kāmus Tercümesi, IV, 1145-1146; BA, MD, nr. 3, s. 113-114/290; nr. 5, s. 238/612; nr. 6, s. 560/1218, 620/1363; nr. 7, s. 57/155, 148/377, 152/389, 504/1453; nr. 22, s. 327/650; nr. 35, s. 91/225; BA, Mühimme-i Mısır Defteri, nr. 3, s. 11/16, 116/315, 153/393, 198/487; nr. 5, s. 48/123; nr. 10, s. 267/602; BA, KK, nr. 4518, s. 1-2, 11; BA, D.BŞM, nr. 4542; BA, Cevdet-Maliye, nr. 1955, 2994, 31009; BA, A.DVN, nr. 25/47; Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, Beyrut 1398, I, 90-91; Abdülkādir b. Muhammed el-Cezîrî, ǾUmdetü’ś-śafve fî ĥilli’l-ķahve (nşr. Abdullah b. Muhammed el-Habeşî), Ebûzabî 1996; Âlî Mustafa, Mevâidü’n-nefâis fî kavâidi’l-mecâlis, İstanbul 1956, s. 187; Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 363-365; Kâtib Çelebi, Fezleke, II, 154-155; a.mlf., Mîzânü’l-hak fî ihtiyâri’l-ehak (haz. Orhan Şaik Gökyay), İstanbul 1972, s. 39-41; Solakzâde, Târih, s. 752-753; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 26; a.e., TSMK, Bağdat Köşkü, nr. 304, I, 241; Naîmâ, Târih, III, 168-169; Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekāyiât, 1656-1704 (haz. Abdülkadir Özcan), Ankara 1995, s. 60-63; Ebû Saîd el-Hâdimî, MecmûǾatü’r-resâǿil (nşr. Konevî Abdülbâsir Efendi), İstanbul 1302, s. 232; D’Ohsson, Tableau général, IV/I, s. 79; İbn Âbidîn, Reddü’l-muĥtâr (Kahire), VI, 461; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 141-142; Mahmûd Müflih el-Bekr, el-Ķahvetü’l-ǾArabiyye fi’l-mevrûs ve’l-edebi’ş-şaǾbî, Beyrut 1995; R. S. Hattox, Kahve ve Kahvehaneler (trc. Nurettin Elhüseynî), İstanbul 1996, s. 9, 25; Doğu’da Kahve ve Kahvehaneler (ed. H. D. Gregoire-F. Georgeon, trc. M. Atik - E. Özdoğan), İstanbul 1998; Nâmık Açıkgöz, Kahvenâme, Ankara 1999; Ekrem Işın, “Bir İçecekten Daha Fazla: Kahve ve Kahvehanelerin Toplumsal Tarihi”, Tanede Saklı Keyif, Kahve (nşr. S. Özpalabıyıklılar), İstanbul 2001, s. 21; R. Mantran, “XVII. Yüzyılda İstanbul’da Kahve”, TT, III (1985), s. 169-171; Suraiya Faroqhi, “Coffee and Spices: Official Ottoman Reactions to Egyptian Trade in the Later Sixteenth Century”, WZKM, LXXVI (1986), s. 92; C. Van Arendonk, “Kahve”, İA, VI, 95-96; a.mlf., “Ķahwa”, EI² (İng.), IV, 449-453.

İdris Bostan  


KÂHYA

(bk. KETHÜDÂ).  


KÂHYA HASAN PAŞA

(bk. HASAN PAŞA, Kethüdâ).  


KAİDE

(القاعدة)

Hukukun temel ilkelerini yansıtan, farklı alanlardaki fer‘î meselelerin hükümlerini tamamen veya büyük oranda kuşatan tümel önerme anlamında fıkıh terimi.

Sözlükte “oturmak” mânasındaki kuûd masdarından türeyen kāide (çoğulu kavâid) “binanın üzerine dayandığı temel, bir şeyin aslı, esası” anlamına gelir ve bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde geçer (el-Bakara 2/127; en-Nahl 16/26). Fizik âleme ait bu kavram tasavvurat düzlemine taşınarak iki ve daha fazla farklı olayın müşterek mahiyetini ifade eden genel hüküm, münferit meselelere ait hükümlerin dayandığı ana fikir ve cüz’îlerin hükümlerine uygun düşen küllî (tümel) önermeler de kaide adını almış, çeşitli ilimlerde bu anlamıyla yaygın bir kullanım kazanmıştır. Buna bağlı olarak İslâm hukukunda da kaide kelimesi, bu dalın hemen her alanına uygulanabilen ve hukukun temel ilkelerini yansıtan özlü ve kuşatıcı ifadelerin, fer‘î meselelerin hükümlerini tamamen veya büyük oranda kuşatan tümel önermelerin adı olmuş, sınırlı bir alanda geçerliliği bulunan alt kaidelerden ayırmak için de “küllî kaide” veya çoğulu olan “kavâid-i külliyye” şeklinde adlandırılmıştır.

Tanım ve Kavramsal Çerçeve. Fıkıhtaki terim anlamıyla kaide, tedvin edilmiş fıkıh literatüründe çeşitli olaylara ilişkin olarak yer alan fer‘î ahkâmı toparlamaya ve onlara ortak açıklama getirmeye yönelik bir çabanın ürünü olduğundan ilk dönem fıkıh eserlerinde kelimenin sıkça kullanıldığı görülse de kavrama ilişkin tanım ve açıklamalara rastlanmaz. Hukukî kaidelerin müstakil olarak ele alındığı Kerhî (ö. 340/952) ve Debûsî’nin (ö. 430/1039) eserlerinde kaide yerine asıl terimi yer alır ve bununla da fıkhî hüküm elde ederken gözetilen ilkeler ve hükümlerin dayandığı genel kurallar kastedilir. Erken dönem İslâm filozof ve mantıkçıları kanun kelimesini “kaide” anlamında kullanmışlar, daha sonra da literatüre kaide ve kazıyye terimleri yerleşmeye başlamıştır. Dil, mantık ve usul terimlerinin oluşumunun ardından (yaklaşık VII/XIII. yüzyıldan itibaren) muahhar fıkıh literatüründe kaidenin bir fıkıh terimi olarak tanımının yapıldığı ve fıkıh alanındaki kaidelerin belirlenip tedvin edilmeye çalışıldığı görülür. Bu husus şüphesiz fürû ve



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir