TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - İYÂZ b. GANM ::.

cilt: 23; sayfa: 499
[İYÂZ b. GANM - Asri Çubukçu]


İyâz’ın ailesinin Âmid’de kaldığı, bu şehirdeki Ebû Eyyûb ailesinin onun soyundan geldiği belirtilmektedir. İyâz b. Ganm’ın kendisinden devlet memuriyeti isteyen akrabalarını reddetmesi, ganimetlerden payına düşen her şeyi dağıttığı için geriye iki at ve bir deveden başka bir şey bırakmaması onun dürüst ve cömert bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. İyâz b. Ganm’ın rivayet ettiği bir hadis Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde yer almıştır (III, 403-404).

BİBLİYOGRAFYA:

Müsned, I, 49; III, 403-404; Vâkıdî, Fütûĥu’ş-Şâm, Beyrut, ts. (Dârü’l-cîl), II, 97-117, 123-175, 182-183, 270-310; İbn Sa‘d, eŧ-Ŧabaķāt, VII, 398; VIII, 13; Belâzürî, Fütûh (Fayda), s. 246-255; ayrıca bk. İndeks; Taberî, Târîħ (Ebü’l-Fazl), IV, 51, 53-56; İbnü’l-A‘sem el-Kûfî, el-Fütûĥ, Beyrut 1406/1986, I, 195, 244, 247-260; Hatîb, Târîħu Baġdâd, I, 183-184; İbn Abdülber, el-İstîǾâb, III, 128-129; İbnü’l-Cevzî, Śıfatü’ś-śafve, I, 668-670; Yâkūt, MuǾcemü’l-büldân, I, 56, 150, 269, 359; II, 135, 236, 285, 303, 380-381, 447; III, 14-15, 52, 59, 216, 262; IV, 237, 329, 403; V, 39, 238, 289; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 384, 395, 421, 429, 493, 495-496, 524-526, 531-535, 562, 569; a.mlf., Üsdü’l-ġābe, IV, 323-324, 327-329; Zehebî, AǾlâmü’n-nübelâǿ, II, 354-355; İbn Hacer, el-İśâbe, III, 50; Fikret Işıltan, Urfa Bölgesi Tarihi, İstanbul 1960, s. 49-58, 61-63, 65-66, 69-71, 73, 75-82, 84, 86, 88-91, 93, 95, 100; T. H. Weir, “Harrân”, İA, V/1, s. 300; J. Schleifer, “İyâd”, a.e., V/2, s. 1235; E. Honigmann, “Nasîbîn”, a.e., IX, 101; a.mlf., “Rakka”, a.e., IX, 608; a.mlf., “Urfa”, a.e., XIII, 53.

Asri Çubukçu  


İYÂZ b. MÛSÂ

(bk. KĀDÎ İYÂZ).  


İYÂZÎ, Ebû Nasr

(أبو نصر العياضى)

Ebû Nasr Ahmed b. el-Abbâs b. el-Hüseyn es-Semerkandî (ö. III./IX. yüzyılın son çeyreği [?])

Hanefî âlimi.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin hem hocası hem ders arkadaşı olduğu yolundaki kayıtları dikkate alınırsa Semerkant’ta III. (IX.) yüzyılın ilk yarısında doğduğu söylenebilir. Tabakat kitapları Sa‘d b. Ubâde’nin soyundan geldiği hususunda görüş birliği içindedir. Nesefî’nin verdiği soy zincirine göre İyâzî onuncu göbekte Sa‘d b. Ubâde’ye ulaşmaktadır. Kaynaklar, İyâzî’nin Mâtürîdî ile birlikte Ebû Bekir el-Cûzcânî’den ders aldığını kaydeder; İyâzî, ancak o devrin diğer âlimlerinden temel İslâmî ilimleri tahsil etmiş olmalıdır. Henüz yirmi yaşlarında iken ders vermeye başlamış, kelâm ve fıkıh sahasında hepsi de Mâtürîdî’nin akranı olan kırk kadar öğrenci yetiştirmiştir. Bunun yanında bölgede İslâm’ın yerleşmesi için büyük çabalar gösteren İyâzî bu amaçla sık sık savaşlara katılmış ve bunların birinde şehid olmuştur. Kefevî’nin naklettiğine göre İyâzî, yanında oğlu Ebû Ahmed bulunduğu halde bir savaşa katılmış ve esir düşmüş, diğer esirlerle birlikte bölgenin yöneticisine götürülmüştür. Yönetici eline bir yay alarak, “Bunu kim gerebilir?” diye sormuş, İyâzî kendisinin gerebileceğini, fakat bunun için oka ihtiyacı olduğunu söylemiş, bunun üzerine kendisine ok verilmiş, o da oku yaya taktıktan sonra yöneticiyi öldürmüş, kendisi de hemen öldürülmüştür (Ketâǿibü aǾlâmi’l-aħyâr, vr. 127b-128a).

İtikadî ve fıkhî açıdan Hanefî geleneğine bağlı olan İyâzî, başta Mu‘tezile ve Neccâriyye olmak üzere bölgede faaliyet gösteren Ehl-i sünnet dışı fırkalarla mücadele etmiş, Mâtürîdî düşüncesinin oluşmasına öncülük yapmıştır. Yaşça kendisinden daha küçük olmasına ve aralarında hocalıköğrencilik ilişkisi bulunmasına rağmen Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’ye büyük saygı göstermiştir. Nesefî onun Mâtürîdî’nin ilmî ve fikrî seviyesini çok takdir ettiğini, hatta bu talebesi gelmeden derse başlamadığını kaydetmektedir (Tebśıratü’l-edille, I, 359). İnanç konularında bir taraftan naklin çizdiği sınırları aşmazken diğer taraftan akla da önem vermiş, Ebû Hanîfe’nin yolundan yürüyerek hem Mu‘tezile’yi hem bid‘at fırkalarını reddetmiştir. Kaynaklarda onun Ehl-i sünnet dışı fırkalara mensup kimselerle tartışmalar yaptığı, hasımlarının kendi görüşlerini temellendirmek için istidlâlde bulundukları âyetleri tam tersine onların fikirlerini çürütecek şekilde yorumladığı ve onları yenilgiye uğrattığı ifade edilmektedir. İyâzî’nin Allah’ın sıfatları hakkında Mesǿeletü’ś-śıfât adlı bir eserinin bulunduğu zikredilmektedir.

İyâzî’nin Ebû Ahmed ve Ebû Bekir adlı oğulları Mâverâünnehir bölgesinde Ehl-i sünnet akaidi ve Hanefî fıkhının gelişip yayılmasına hizmet etmişlerdir. Bunlardan büyük oğlu Ebû Ahmed kendini daha çok fıkıh sahasında yetiştirmiştir. Hocası Hakîm es-Semerkandî, Horasan ve Mâverâünnehir’in son yüzyıldan beri ilim, anlayış, ifade kabiliyeti, nezaket, iffet ve takvâ bakımından onun gibi birini yetiştiremediğini söylemiştir. Ebû Hafs el-Kebîr’in torunu Ebû Hafs el-İclî de, “Ebû Hanîfe’nin mezhebinin isabetli olduğunu kanıtlayan delil Ebû Ahmed’in onu benimsemesidir; çünkü böyle bir kişi hak olmayan bir mezhebe asla itibar etmez” demiştir. Ebû Bekir Muhammed ise bilhassa kelâm ilminde yetişmiştir. Onun, Ehl-i sünnet’le Mu‘tezile arasındaki temel farkları on madde halinde ortaya koyan el-Mesâǿilü’l-Ǿaşr el-Ǿİyâżiyye adıyla bir eser telif ettiği nakledilmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

Nesefî, Tebśıratü’l-edille (Salamé), I, 356-357, 359; Kureşî, el-Cevâhirü’l-muđıyye, I, 177-178; III, 36-37; IV, 10-11; Mahmûd el-Kefevî, Ketâǿibü aǾlâmi’l-aħyâr min fuķahâǿi meźhebi’n-NuǾmân el-muħtâr, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 630, vr. 127b-128a; Temîmî, eŧ-Ŧabaķātü’s-seniyye, I, 362-363; Leknevî, el-Fevâǿidü’l-behiyye, s. 23; Muhammed b. Tavît at-Tancî, “Abû Mansûr al-Mâturîdî”, AÜİFD, IV/1 (1955), s. 1-12.

İlyas Üzüm  


İYİLİK

(bk. HAYIR).  


İYİMSERLİK

Varlığın aslının tamamen iyi olduğunu, kötülüğün ârızî olarak varlığa katıldığını savunan felsefî anlayış; hayatın iyi yanlarını görmeyi telkin eden dünya görüşü için kullanılan felsefe ve ahlâk terimi.

Tanrı, evren, insan ve hayata olumlu bir bakışı ifade etmek üzere kullanılan iyimserlik terimi Tanrı’nın iyi ve âdil olduğu, dolayısıyla iyi olanı yarattığı, bunun sonucu olarak halen var olan âlemin daha iyisi ve daha güzeli düşünülemeyecek kadar mükemmel olduğu fikrini içerir. İyimserliğin karşılığı olarak Osmanlı Türkçesi’nde nikbinlik, modern Arapça’da tefâül, Batı dillerinde ise Latince optimus kelimesinden gelen terimler kullanılır. Varlığın aslının tamamen kötü olduğunu veya kötülüğün iyilikten daha çok bulunduğunu savunan görüşlere ise kötümserlik (bedbinlik, teşâüm, pessimism) denmektedir.

İptidai dinlerde açık şekilde bir iyilik-kötülük ayırımı yapılmamakla birlikte bu dinlerin kozmos telakkilerinde varlık ve olguların iyi bir öze sahip olduğu kanaati hâkimdir. Buna karşılık Zerdüştîlik ve onun etkisinde gelişen Maniheizm, Mezdekiyye gibi dinlerde hayır-şer düalizminin açıkça hâkim olduğu görülmektedir. Yine Budizm ve Hinduizm’de gnostik felsefeye



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir