TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - İMAN ::.

cilt: 22; sayfa: 219
[İMAN - Hanifi Özcan]


66, 68; K. Nielsen, An Introduction to the Philosophy of Religion, Hong Kong 1982, s. 65-66, 80; A. Plantinga, “Rationality and Religious Belief”, Contemporary Philosophy of Religion (ed. S. M. Cahn - D. Shatz), New York 1982, s. 259 vd., 260, 261; a.mlf., “Theism, Atheism, and Rationality”, Truth: A Journal of Modern Thought, III, London 1991, s. 2; a.mlf., “Reformed Epistemology”, A Companion to Philosophy of Religion (ed. P. L. Quinn - C. Taliaferro), Oxford 1997, s. 383; C. S. Evans, Philosophy of Religion, Illinois 1985, s. 23, 24-25, 185; J. L. Mackie, The Miracle of Theism, New York 1986, s. 199, 207; Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, İzmir 1987, s. 16, 18, 66-75, 250, 254-257; D. Z. Phillips, Faith After Foundationalism, London 1988, s. 5, 8, 12; M. Peterson v.dğr., Reason and Religious Belief: An Introduction to the Philosophy of Religion, New York 1991, s. 18-19, 20, 35, 37, 38, 41, 121; T. Penelhum, “Fideism”, A Companion to Philosophy of Religion (ed. P. L. Quinn - C. Taliaferro), Oxford 1997, s. 377-380, 381; M. Martin, “Religious Commitment and Rational Criticism”, The Philosophical Form, II/1, Boston 1970, s. 107-108; Mustafa Çağrıcı, “Gazzâlî”, DİA, XIII, 499.

Hanifi Özcan  


İMÂRE

(العمارة)

Kâbe’yi ve Mescid-i Harâm’ı bayındır hale getirme, orada huzuru sağlama görev ve yetkisi.

Câhiliye döneminde Kâbe’ye hizmet için daha çok kimseye yetki vermek amacıyla siyaseten küçük farkları olan imâre, sikāye, hicâbe, sidâne gibi görevler ihdas edilmişti. İbn Atıyye el-Endelüsî imârenin Mescid-i Harâm’da zulme, çirkin söze izin vermeme yetkisi demek olduğunu ve Kâbe’ye hizmet görevi olan sidâne ile aynı anlama geldiğini kaydeder (el-Muĥarrerü’l-vecîz, VIII, 149). Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Câhiliye devrinde sidâne görevinin livâ göreviyle birlikte Abdüddâroğulları’nda bulunduğunu belirtir (Ġarîbü’l-ĥadîŝ, I, 288; ayrıca bk. Lisânü’l-ǾArab, “sdn” md.). Abdülhay el-Kettânî de Huzâî’den iktibasla hicâbenin imâre ve sidâne ile aynı vazife olduğunu söyler (et-Terâtîbü’l-idâriyye, I, 194).

Câhiliye döneminde imâre görevini Hz. Peygamber’in amcası Abbas b. Abdülmuttalib’in yürütmekte olduğu rivayet edilir. Hz. Abbas’ın biyografisini anlatırken imâre hakkında da bilgi veren İbn Abdülber, imâreyle görevli kişinin Mescid-i Harâm’da çirkin söz söylenmesine izin vermediğini ve halkı mescidi imar etmeye yönlendirdiğini kaydeder (el-İstîǾâb, III, 811). Mekke’nin fethinde Hz. Ali ile birlikte Kâbe’nin anahtarını istemesi Abbas’ın bu görevi bir müddet yapmış olduğuna işaret sayılabilir. Ancak Resûl-i Ekrem’in Kâbe’nin anahtarını, hicâbe görevi Kusay’dan beri kendilerinde olan Abdüddâroğulları’ndan Osman b. Talha b. Ebû Talha’ya verdiği bilinmektedir. Hz. Abbas’a da Tâif’te bağları olması dolayısıyla malî yük getiren sikāye görevini verdi. Osman b. Talha’dan sonra bu görevi üstlenen aynı aileye mensup Şeybe b. Osman’ın, Hz. Ömer’in Kâbe’deki hazineyi insanlar arasında taksim etmesine karşı çıkmasından (Müsned, III, 410; Buhârî, “Ĥac”, 48, “İǾtiśâm”, 2) imâre görevlisinin Kâbe hazinesini tasarrufa ve Mescid-i Harâm çevresinde yapılan Kâbe’den yüksek binaları yıktırmasından (Fâkihî, I, 338-339) çevrenin imarına da yetkili olduğu anlaşılmaktadır.

Mescidleri kimlerin imar edeceğini, sikāye ve imârenin Allah’a ve âhiret gününe iman ve Allah yolunda cihadla bir olmadığını vurgulayan âyetler (et-Tevbe 9/19) ve nüzûl sebepleriyle ilgili rivayetler, gerek Câhiliye devrinde gerekse İslâm’ın ilk döneminde bu görevleri yürütmenin iftihar vesilesi olduğunu ve birçok amelden üstün görüldüğünü ortaya koymaktadır (Müslim, “İmâre”, 111; Taberî, X, 94-96; İbn Kesîr, II, 343). Hz. Peygamber, Câhiliye devrinde müfâhare vesilesi olan Mescid-i Harâm’la ilgili görevlere sidâne (imâre, hicâbe) ve sikāye dışında son vermiştir (Müsned, III, 410; Ebû Dâvûd, “Diyât”, 17, 24).

BİBLİYOGRAFYA:

Lisânü’l-ǾArab, “sdn” md.; Müsned, II, 36, 103; III, 410; V, 412; Buhârî, “Ĥac”, 48; “İǾtiśâm”, 2; Müslim, “İmâre”, 111; Ebû Dâvûd, “Diyât”, 17, 24; Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Ġarîbü’l-ĥadîŝ (nşr. Muhammed Azîmüddin), Haydarâbâd 1384/1964, I, 237, 288; Fâkihî, Aħbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah), Mekke 1407/1986, I, 338-339; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, X, 94-96; İbn Abdürabbih, el-Ǿİķdü’l-ferîd (nşr. Müfîd M. Kumeyha - Abdülmecîd et-Terhînî), Beyrut 1404/1983, III, 268; İbn Abdülber, el-İstîǾâb (Bicâvî), III, 811; İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muĥarrerü’l-vecîz, Rabat 1981, VIII, 149; Muhibbüddin et-Taberî, el-Ķırâǿ li-ķāśidi Ümmi’l-ķurâ (nşr. Mustafa es-Sekkā), Kahire 1390/1970, s. 502-506; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, II, 343; Ali b. Muhammed el-Huzâî, Taħrîcü’d-delâlâti’s-semǾiyye (nşr. Ahmed M. Ebû Selâme), Kahire 1401/1981, s. 130, 147; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, V, 366-369; Elmalılı, Hak Dini, IV, 2478-2484; Cevâd Ali, el-Mufaśśal, V, 251; Ali Hüsnî el-Harbûtlî, Târîħu’l-KâǾbe, Beyrut 1408/1987, s. 115; Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 173-174, 194-196.

Nebi Bozkurt  


İMÂRET

(bk. EMÎR).  


İMARET

(عمارت)

Osmanlı döneminde fakirlere ve medrese talebesine sıcak yiyecek dağıtmak amacıyla kurulmuş hayır müessesesi.

Vesikalarda bazan imarethâne olarak da geçen kavram kelime olarak “imar edilmiş, inşa edilmiş” demek olup cami, mescid, medrese, tabhâne, dârülit‘âm, dârüşşifâ, aşevi, kervansaray, muvakkithâne, türbe gibi birimlerin tamamı için olduğu gibi bu binalardan biri olan aşhane için de kullanılmıştır. Anadolu ve Rumeli’deki pek çok mimari eserin kitâbesinde yapılar imaret adıyla zikredilmiştir. Evliya Çelebi imareti hem külliye hem de birimlerinden biri olarak kaydetmiştir. Osman Nuri Ergin, bu konudaki yayınlarında ısrarla imaretin aşevi olmayıp “imar edilmiş” anlamına geldiğini söylemektedir. Ancak bazı kaynaklarda imaret doğrudan doğruya “aşevi” mânasında geçer. Meselâ Hezarfen Hüseyin Efendi, Fâtih Külliyesi’nin yapılışından bahsederken cami, medrese, tetimme, türbe, mektep, dârüşşifâ, timarhâne, tabhâne ve tabhânenin imarete giden bir kapısı olduğunu yazdıktan sonra “Bu imaret dedikleri mahal bir muhavvete-i azîmenin derûnunda bina olunmuştur” diyerek gece gündüz burada pişen yemeğin fukaraya, gurebâya ve talebeye verildiğini yazmaktadır (Telhîsü’l-beyân, s. 49). Kelimenin her iki anlamda da kullanıldığını buna benzer pek çok kaynakta görmek mümkündür. Nitekim mühimme defterlerindeki kayıtlarda da imaret hem aşevi hem külliye mânasında kullanılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde birçok içtimaî ve beledî hizmet vakıflar tarafından karşılanmakta olup çesitli eser ve hizmetlerin vakfedildiği bilinmektedir. İmaretler de her biri birer vakıf olan külliyelerin parçası veya müstakil kurumlar olarak vakıf nizamnâmelerine göre işlerdi. Bu durumda imarette çalışanların alacakları ücret vakıf tarafından belirlendiği gibi imaretin nasıl işleyeceği, ne kadar ve nasıl yemek dağıtılacağı, dağıtılacak yemeklerin çeşidi de bu nizamnâme ve vakfiyelerde kayıtlıydı. Büyük bir külliyenin parçası olmayan küçük aşevleri de daha çok misafir ve fukara için hizmet verirdi.

İmaretlerdeki işleyiş biçimi vakıflarına göre farklı olmakla birlikte birbirine benzemektedir. Genel olarak iki öğün yemek çıkarılan bu mekânlarda ramazanlarda iki



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir