TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - ÎCÂZ ::.

cilt: 21; sayfa: 393
[ÎCÂZ - M. A. Yekta Saraç]


Belâgat konusunda eser veren müellifler, îcâzı genellikle yukarıda anlatıldığı gibi iki bölüme ayırarak incelerken Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, konuyu hazifle yapılan ve hazifsiz îcâz olmak üzere iki temel kategoriye, hazifsiz yapılan îcâzı da “îcâz-ı kısar” ve “îcâz-ı takdîr” şeklinde iki kısma ayırmıştır. Îcâz-ı takdîr, lafız ve mânanın uzunluk-kısalık açısından birbirine denk olmasıyla birlikte muhatabın takdirine göre ibareden zengin anlamların çıkarılmasıdır. Bu tür îcâzın en belirgin alâmeti tek bir kelimenin bile ibareden eksiltilememesidir. Bedreddin İbn Mâlik’in “îcâzü’t-tazyîk” adını verdiği bu türe, “فمن جاءه موعظة من ربّه فانتهى فله ما سلف ” (Kime rabbinden bir öğüt gelir de -ribâdan- vazgeçerse geçmişi kendisinedir, el-Bakara 2/275) âyeti örnek gösterilmiştir. Bu âyetteki “فله ما سلف” (geçmişi kendisinedir) cümlesi “hataları affedilmiştir” anlamındadır. Abese sûresinin 17 ile 23. âyetleri de türe örnek verilmiştir. Bu âyetlerde kelimeler birbiriyle öyle irtibatlıdır ki tek bir sözün dahi eksiltilmesi mümkün değildir. Bir hadisinde (Buhârî, “Cihâd”, 122; Müslim, “Mesâcid”, 5) kendisine özlü söz söyleme (cevâmiu’l-kelim) hasletinin verildiğini söyleyen Hz. Peygamber’in “الحلال بيّن والحرام بيّن وبينهما شبهات” (Helâl bellidir, haram bellidir. Bunların arasındakiler ise müteşâbihattır) hadisi bu türe verilen diğer bir örnektir. Resûl-i Ekrem’in birçok hadisinde bu îcâz türü görülmektedir. Ali el-Kārî, bunlardan kırkını ErbaǾûne ĥadiŝ min cevamiǾi’l-kelim adlı eserinde toplamıştır. Türkçe’deki, “Elçiye zeval yoktur” sözü de bu türe örnek olarak gösterilebilir. Diğer bir hazifsiz îcâz çeşidi, ibaredeki kelimelerin zengin mânalar ihtiva ettiği “îcâzü’l-câmi‘” adı verilen nevidir. “إن الله يأمر بالعدل والإحسان وايتاىء ذي القربى” (Muhakkak Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder, en-Nahl 16/90) âyeti bu tür îcâza örnek gösterilir.

Îcâz her ne kadar söze değer katan bir özellikse de bu konuda belirleyici ölçü onun yerinde ve durumun gereğine göre yapılmış olmasıdır. Bu sebeple îcâz her durum ve zamanda makbul değildir. İbn Kuteybe, “Eğer durum böyle olmasaydı Kur’an’da ıtnâb bulunmaz, sadece îcâza yer verilirdi” diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.

Başlangıcından itibaren Türkçe belâgat kitaplarında îcâz bahsi Arapça belâgat eserlerindeki çerçeve içinde ele alınmıştır. Recâizâde Mahmud Ekrem ise Ta‘lîm-i Edebiyyât’ta farklı bir yol takip ederek îcâzı “münakkahiyyet” konusu içinde incelemiş ve sadece îcâz-ı kısar üzerinde durmuştur. Ona göre îcâz en çok fıkhî veya kanunla ilgili hükümlere, atasözlerine ve hikmetli sözlere yakışır. Gerçekten de Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin “kavâid-i külliyye”si bütünüyle îcâz-ı kısar nevindendir. Bunun dışında divan şiirinde sıkça görülen mazmunlu ve telmihli söyleyişler de îcâzın bu türüne girer. Meselâ, “Âhiri ömrün eceldurur bu mülkün sonu azl / Hızr ömrüyle Sikender mülkü senin oldu tut” (İbn Kemal) beytindeki ikinci mısra, bir telmih vasıtasıyla çok az kelimeye uzun bir hikâyeyi sığdırmaktadır.

Îcâzın her çeşidinde belâgat bulunmakla birlikte bunların en değerlisi ve makbulü îcâz-ı kısardır. “Veciz söz” nitelemesi daha ziyade îcâz-ı kısar için kullanılır. Îcâz, belâgat ilminde lafız-mâna ilişkisinin ele alındığı itilâf ve haşiv bahislerinin yanı sıra sanatlı ifade yolları olan mecaz, istiare ve kinaye ile de yakından ilgilidir. Süleyman b. Abdülazîz el-Mensûr el-Îcâz fi’l-belâġati’l-ǾArabiyye: Dirâse taĥlîliyye ve fenniyye adıyla bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1409, Câmiatü’l-İmam Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye).

BİBLİYOGRAFYA:

et-TaǾrîfât, “Îcâz” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 1473; Buhârî, “Cihâd”, 122; Müslim, “Mesâcid”, 5; Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn, İstanbul 1319, s. 130-141; Fahreddin er-Râzî, Nihâyetü’l-îcâz fî dirâyeti’l-iǾcâz (nşr. İbrâhim es-Sâmerrâî - Muhammed Berekât), Amman 1985, s. 171-177; Ziyâeddin İbnü’l-Esîr, el-Meŝelü’s-sâǿir (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut 1411/1990, II, 68-118; Hatîb el-Kazvînî, Telħîśü’l-Miftâĥ, İstanbul 1275, s. 28; Bâbertî, Şerĥu’t-Telħîś, Trablus 1983, s. 426; Süyûtî, el-İtkan fî ulûmi’l-Kur’an: Kur’an İlimleri Ansiklopedisi (trc. Sâkıp Yıldız - Hüseyin Avni Çelik), İstanbul 1987, s. 145; Muhammed b. Ahmed ed-Desûkī, Ĥâşiye Ǿalâ Muħtaśari’l-meǾânî, İstanbul 1309, II, 131; Diyarbekirli Said Paşa, Mîzânü’l-edeb, İstanbul 1305, s. 257; Muallim Nâci, Edebiyat Terimleri: Istılâhât-ı Edebiyye (haz. M. A. Yekta Saraç), İstanbul 1996, s. 46; Recâizâde Mahmud Ekrem, Ta‘lîm-i Edebiyyât, İstanbul 1305, s. 163; Mehmed Rifat, Mecâmiu’l-edeb, İstanbul 1308, s. 212; Ahmed Cevdet Paşa, Belâgat-ı Osmâniyye, İstanbul 1299, s. 116; Muhammed Ebû Zehre, el-MuǾcizetü’l-kübrâ: el-Ķurǿân, Kahire, ts. (Darü’l-fikri’l-Arabî), s. 305-327; Bedevî Tabâne, MuǾcemü’l-belâġati’l-ǾArabiyye, Riyad 1402/1982, s. 903; M. Abdülganî el-Masrî, Nažariyyetü’l-Câhiż fi’l-belâġa, Amman 1983, s. 110-126; Abdülfettâh Besyûnî, Ǿİlmü’l-meǾânî, Kahire 1408/1988, s. 233-251; a.mlf., Min belâġati’n-nažmi’l-Ķurǿânî, Kahire 1413/1992, s. 274-287; Kaya Bilgegil, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, İstanbul 1989, s. 112; Abdülfettâh Lâşin, Belâġatü’l-Ķurǿân fî âŝâri’l-Ķāđî ǾAbdilcebbâr, Kahire 1978, s. 169-219; Ahmed Matlûb, MuǾcemü’l-muśŧalaĥâti’l-belâġıyye ve teŧavvürüh, Beyrut 1996, I, 202-203.

M. A. Yekta Saraç  


İCÂZE

(bk. RİKĀ‘).  


İCÂZE

(الإجازة)

İslâm’dan önce hac esnasında hacıların Arafat, Müzdelife ve Mina’dan belli bir düzene göre ayrılmalarını sağlamak için ihdas edilen, bazan ifâza ile aynı anlamda kullanılan bir görev ve yetki

(bk. İFÂZA).  


İCÂZET

(الإجازة)

İslâmî eğitim ve öğretimde akademik diplomaları, sanat ve meslekte yeterlilik için gerekli izin ve onayı ifade eden terim.

Sözlükte “su akıtmak; helâl kılmak, izin vermek, onaylamak, geçerli kılmak” gibi mânalara gelen cevz kökünden türeyen icâzet, İbn Fâris’e göre “su akıtmak” şeklindeki anlamından hareketle “bir âlimin ilmini talebesine aktarması” mânasında terimleşmiştir. İlk defa kullanıldığı hadis alanında icâzet “hadis rivayetine sözlü veya yazılı izin vermek, rivayet hakkını devretmek” demektir. Hatîb el-Bağdâdî’ye göre de icâzet verenin, bir hadis veya haberi rivayet etmeyi öğrenciye mubah (helâl) kılmasıdır. Diğer alanlarda verilen icâzetleri hadis icâzetlerinden ayırmak için “icâzetü’l-iftâ (fetvâ), icâzetü’l-fıkh, icâzetü’t-tedrîs, icâzetü’t-tıb, icâzetü’l-ferâiz, icâzetü’l-hisâb, icâzetü’l-hat, icâzetü’t-tarîk” gibi terkipler oluşturulmuş, Osmanlılar’da ve Doğu İslâm ülkelerinde, medrese ve tekke mensuplarıyla sanat erbabından eğitim ve öğrenimlerini tamamlayanlara üstatlarının verdiği yazılı belgeye icâzetnâme denilmiştir.

İcâzet verme geleneğinin milâdî VI. yüzyılda, hicretten altmış dört sene önce başlamış olduğu kaydedilmişse de (Rifat Bey, sy. 35-36 [1311], s. 770) bu bilginin bir dayanağı bulunamamıştır. Bilindiği kadarıyla ilk defa Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî, hocası İmam Şâfiî’nin er-Risâle’sinden üç cüzlük bir nüshanın istinsahına Zilkade 265 (Temmuz 879) tarihinde icâzet vermiş ve bunu kendi eliyle yazmıştır (er-Risâle, neşredenin girişi, s. 17). Bu örnekte görüldüğü gibi kitabın istinsahına verilen icâzet rivayeti için de geçerlidir. Kapsamı ve üslûbu bakımından bir eğitim ve öğretim düzeni içinde edinilen