TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - İBD‘ ::.

cilt: 19; sayfa: 263
[İBD‘ - Fethi Gedikli]


ihtiyaç duyulan bir zamanda da aynı şekilde arkadaşının işi için çaba harcadığı olurdu. Bunun yanında ibdâın akrabalar arasında rastlanan bir akid olduğuna da işaret edilmelidir. Benzer bir akdin Ortaçağ Batı ticaretinde de uygulandığı ileri sürülmesine rağmen ibdâın İslâm hukukuna ait bir akid hüviyeti taşıdığı söylenebilir.

Mecelle’de tarifi verilen, şirket ve mudârebe akidleri içinde muhtelif hükümlerine temas edilen ibdâın Osmanlı uygulaması hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Mecelle şârihlerinden Hacı Reşid Paşa, Osmanlılar’ca erdemli ve olgun kimselere “bidâalı zattır” denildiğini, fakat şirketlerin sermayesine “bidâa” denilmesinin pek nâdir ve “sermaye” tâbirinin örf-i âmm olduğunu söyler (Rûhu’l-Mecelle, VI, 9).

Galata Şer‘iyye Sicilleri’nde nâdiren rastlanan bidâa kelimesiyle ibdâ‘ akdi değil ticarî sermaye kastedilir. Osmanlı devri fetva mecmualarında da çok sayıda olmamakla birlikte ibdâa ilişkin fetvalara tesadüf edilir. Ali Haydar Efendi kâr paylaşımında üç ayrı usulün muhtemel olduğunu, bunların da kârın belli bir oran dahilinde taraflar arasında paylaşımını içeren mudârebe ile kârın işletene ait olduğu karz ve kârın sermaye sahibine bırakıldığı bidâa (ibdâ‘) şekilleri olduğunu ifade eder (Dürerü’l-hükkâm, III, 227). Öte yandan literatürde para vakıflarıyla ilgili teorik tartışmalarda nukūd-i mevkūfenin işletilme şekilleri olarak mudârabe ve bidâa usullerine sık sık atıf yapılmakta, konuyla ilgili olarak da Züfer b. Hüzeyl’in görüşü zikredilirken vakfedilen paranın nasıl işletileceği sorusuna verdiği cevapta mudârabe ve bidâa usulleriyle işletilip elde edilen kârın şart edildiği veche sarfedileceğini söylediği kaydedilmektedir (Kādîhan, III, 311-312). Ancak uygulamada yüksek risk taşıyan bu gibi işlemlerin Osmanlı toplumunda pek yaygınlık kazanmadığı, para vakıflarının işletilmesinde daha çok sabit bir gelir temin eden muâmele-i şer‘iyye uygulamasının ağırlık kazandığı, aynı durumun yetim mallarının işletilmesinde de söz konusu olduğu söylenebilir (Özcan, s. 74-75, 86-87). Buna istisna teşkil edebilecek bir uygulama olarak bazı vakfiyelerde, vakfedilen paranın yönetim ve işletilmesinin (tevliyet) “hasbî” olarak ya da “meccanen” bir şahıs ya da topluluk tarafından üstlenilmesinin şart koşulduğu ve dolaylı biçimde ibdâ‘ (bidâa) usulüne atıfta bulunulduğu görülür.

BİBLİYOGRAFYA:

el-Muvaŧŧaǿ, “Zekât”, 12, “Ķırâż”, 12; Sahnûn, el-Müdevvene, V, 72-73, 75-77, 89, 103-104; Mâverdî, el-Muđârebe (nşr. Abdülvehhâb Havvâs), Kahire 1409/1989, s. 178-180; Bâcî, el-Münteķā, Kahire 1332/1913, V, 176; Serahsî, el-Mebsûŧ, XXII, 19-20, 24-25, 32, 132; Kâsânî, BedâǿiǾ, VI, 68, 71, 83-84, 87; Kādîhân, el-Fetâvâ, III, 162-166, 311-312; Mergīnânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, III, 202, 204, 212; İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî - Abdülfettâh Muhammed el-Hulv), Kahire 1992, VII, 130, 136, 140, 142-143, 161, 187-188; Bâbertî, el-Ǿİnâye (İbnü’l-Hümâm, Fetĥu’l-ķadîr içinde), Bulak 1318, VII, 58, 64, 81; Bezzâzî, el-Fetâvâ, II, 480-481; III, 75-76, 79, 201-202; Molla Hüsrev, Dürerü’l-ĥükkâm, II, 312; Şirbînî, Muġni’l-muĥtâc, II, 215, 312-313; Remlî, Nihâyetü’l-muĥtâc, Beyrut 1404/1984, V, 226; el-Fetâva’l-Hindiyye, IV, 285; Yenişehirli Abdullah Efendi, Behcetü’l-fetâvâ, İstanbul 1266, s. 489, 490-491; Dürrîzâde Mehmed Ârif Efendi, Netîcetü’l-fetâvâ, İstanbul 1265, s. 436; İbn Âbidînzâde, Ķurretü’l-Ǿuyûni’l-aħyâr, Kahire 1404/1984, VII, 294, 297, 307; Mecelle, md. 1059, 1351, 1379, 1414; Reşid Paşa, Rûhu’l-Mecelle, İstanbul 1328, VI, 9-10; Ali Haydar, Dürerü’l-hükkâm, III, 227, 647, 715, 721, 724, 728, 734; Sabri Şakir Ansay, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara 1958, s. 180; S. D. Goitein, A Mediterranean Society, The Jewish Communities of the Arab World as Portrayed in the Documents of the Cairo Geniza, Berkeley-Los Angeles 1967, I, 164-169; Abraham L. Udovitch, Partnership and Profit in Medieval Islam, Princeton 1970, s. 101-104, ayrıca bk. İndeks; Zekeriyyâ Muhammed el-Fâsih el-Kudât, es-Selem ve’l-muđârebe min Ǿavâmili’t-teysîr fi’ş-şerîǾati’l-İslâmiyye, Amman 1984, s. 318-319; Bilmen, Kamus2, VII, 57, 86, 101, 105; Zühaylî, el-Fıķhü’l-İslâmî, IV, 837, 849-850, 855; Murad Çizakça, Risk Sermayesi Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, İstanbul 1993, s. 70-71; Ahmet Akgündüz, İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, İstanbul 1996, s. 224; İsmail Kurt, Para Vakıfları: Nazariyat ve Tatbikat, İstanbul 1996, s. 170; Tahsin Özcan, Kanuni Dönemi (m. 1520-1566/h. 926-974) Üsküdar Para Vakıfları (doktora tezi,1997), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 74-75, 86-87; Fethi Gedikli, Osmanlı Şirket Kültürü XVI.-XVII. Yüzyıllarda Mudârabe Uygulaması, İstanbul 1998, s. 83-84, 189-192, 218; Hamdi Döndüren, “İslam Bankacılığı ve Risk Sermayesi”, İslâmi Araştırmalar, VI/1, Ankara 1992, s. 17-31; Mv.F, “İbđâǾ”, I, 172-178.

Fethi Gedikli  


İBDÂL

(bk. BEDEL).  


İBDÂL

(الإبدال)

Arap dilinde ve kıraatlerde bazı kelimelerdeki harf değişimlerini belirten terim.

Sözlükte “karşılık” anlamındaki bedel (bidl) kökünden türeyen ibdâl “dönüştürmek, bir şeyin yerine başkasını getirmek, özüne dokunmaksızın bir şeyi diğer bir şeye çevirmek” demektir (Lisânü’l-ǾArab, “bdl” md.). Terim olarak ise kelimede telaffuz kolaylığı ve akıcılık sağlamak amacıyla bir harfin yerine mahreç veya sıfatça ona yakın başka bir harfi getirmeyi ifade eder. Atılan harfe mübdel minh, onun yerine getirilene de mübdel veya bedel adı verilir: مده ، مدح اصطنع اصتنع gibi. Dilde yapı ve anlam bakımından birbirine yakın ve eşdeğer olan birçok kelimenin ortaya çıkmasına yol açan bu tür dönüşümler için “bedel-mebdûl, kalb-maklûb, muhavvel, müdâraa, teâkub-muâkabe-i‘tikāb, nezâir” gibi kelimeler de kullanılmış, ancak “iştikāk, iştikāk-ı kebîr” tabirleri yerinde bulunmamıştır (Kitâbü’l-İbdâl, neşredenin girişi, I, 7). Değişen harflerden biri veya her ikisi illet harfi ya da hemze olan ibdâl çeşidine “i‘lâl” denildiği gibi bazı dil âlimleri idgamı ve fiil çekimlerindeki değişimleri de bir tür ibdâl saymışlardır. Dilciler ve kıraat âlimlerinin bir kısmı, bâ harfinden önce gelen sâkin “nûn”un (veya tenvin) “mîm”e dönüştürülmesine de genel bir adlandırmayla ibdâl derken kıraat ve tecvid âlimlerinin çoğu bunun için “iklâb” terimini tercih etmiştir: صمّم بكمص أمبئهم، صمّ بكمأ أنبئهمgibi. Dili bağımlılıktan kurtaran, ona serbestlik ve akıcılık kazandıran, mâna ve şekil yönünden güzelleştirip zenginleştiren morfolojik ve fonetik bir olgu olan ibdâl, kıyasî değil semâî olmakla birlikte ona götüren sebebin ya zaruret veya söyleyiş kolaylığı sağlamak ya da sanat gereği olduğu belirtilir (İbn Cinnî, Sırru śınâǾati’l-iǾrâb, I, 78).

Harflerin dönüşümü için ibdâl terimini ilk defa Asmaî’nin (ö. 216/831) kullandığı kabul edilir. Daha sonra lugavî ibdâlle ilgili birçok eser kaleme alınmıştır. İbnü’s-Sikkît’in el-Ķalb ve’l-ibdâl, Ebü’l-Kāsım ez-Zeccâcî’nin el-İbdâl ve’l-muǾâķabe ve’n-nežâǿir, Ebü’t-Tayyib el-Lugavî’nin Kitâbü’l-İbdâl (Kitâbü’l-Ĥurûfi’l-müteǾâķıbe) adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. İbdâlin her harfle yapılabildiği görüşü az



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir