TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - IŞKNÂME ::.

cilt: 19; sayfa: 215
[IŞKNÂME - Muhammet Yelten]


Eser o dönem Türkçe’sinin kelime hazinesinin zenginliğini de ortaya koymakta, ayrıca sık sık yer verdiği mahallî tabirlerle, deyim ve atasözleriyle dönemin sözlü halk edebiyatına da ışık tutmaktadır. Kitapta Arapça ve Farsça kelimeler de kullanılmakla birlikte bunların daha çok giriş bölümünde yoğunlaştığı, asıl hikâyenin daha sade bir dille kaleme alındığı görülür. Eseri döneminde yazılmış diğer mesnevilerden farklı kılan bu durum, Muhammed’in halkın içinden geldiğinin ve hikâyenin yazılmadan önce Kıpçaklar kadar Anadolu halkı arasında da bilindiğinin bir işareti sayılabilir.

Işknâme’nin bilinen tek nüshası Paris Bibliothèque Nationale’de olup (Suppl., Turc, nr. 604) Sedit Yüksel tarafından yayımlanmıştır (bk. bibl.). Daha sonra Andreas Tietze bu neşirden faydalanıp eseri içinden seçtiği beyitlerle özetlemiş ve Türk dilinin tarihi açısından değerlendirmiştir (Der Orient Forschung, s. 660-685).

BİBLİYOGRAFYA:

Muhammed, Işknâme: İnceleme-Metin (haz. Sedit Yüksel), Ankara 1965; Blochet, Catalogue, II, 9; Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul 1926), İstanbul 1981, s. 356; a.mlf., Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi, İstanbul 1931, s. 73; A. Tietze, “Mehemmeds Buch von der Liebe ein alt-osmanisches romantisches Gedicht”, Der Orient Forschung (festschrift für Otto Spies), Wiesbaden 1967, s. 660-685; Banarlı, RTET, I, 396; Hanna Sohrweide, “Neues zum Išqnāme”, Studi Preottomani e Ottomani Atti del Convegno di Napoli (24-26 Settembre 1974), Napoli 1976, s. 213-218; Cahit Öztelli, “Işknâme ve Yazarı Üzerine”, TDl., sy. 171 (1961), s. 187-192; Olcay Önertoy, “Yeni Bir Eser Kazandık”, Hisar, sy. 17, Ankara 1965, s. 25-26; Sedit Yüksel, “Işknâme Üzerine Açıklamalar”, TDl., sy. 220 (1970), s. 291-295; “Mehmed”, TDEA, VI, 195; Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul 1984, I, 144.

Muhammet Yelten  


ITÂK

(bk. ATÎK).  


ITBÂK

(الإطباق)

Arap alfabesine ait bazı harflerin telaffuzunda dilin damağa yapışması özelliğini belirten terim

(bk. HARF).  


ITFEYYİŞ

(bk. ETTAFEYYİŞ).  


ITK

(العتق)

Kölenin hürriyetine kavuşturulması anlamında fıkıh terimi

(bk. KÖLE).  


ITKNÂME

(عتقنامه)

Âzat edilen köle veya câriyenin fizikî özellikleri, dinî ve etnik kökeni, âzat tarihi ve şartlarını ihtiva eden, “âzat kâğıdı” da denilen belge

(bk. KÖLE).  


ITNÂB

(الإطناب)

Bir düşüncenin gereğinden fazla sözle ifade edilmesi anlamında belâgat (meânî) terimi.

Sözlükte “Uzun çadır ipi, sinir, ağaç kökü damarı” anlamlarına gelen tunb isminden veya “atın sırtının ve ayaklarının uzun olması” demek olan taneb kökünden if‘âl babında masdar olup “develerin uzun dizi halinde gitmesi, bir yerde uzun süre ikamet etme, rüzgârın şiddetle esmesi, sözü abartma ve uzatma” gibi anlamlara gelir.

Meânî ilminde sözler içerdiği lafızların sayısı ve ifade ettikleri mâna itibariyle îcâz, müsâvât ve ıtnâb olmak üzere üçe ayrılır. Az sözle çok şeyi anlatmaya îcâz, bunun zıddına ıtnâb, lafız ve anlamın sa-yı itibariyle denk olmasına da müsâvât adı verilir. Sözün anlamı ifadeye yetmeyecek derecede kısaltılmasına da ihlâl denir. Îcâz ve ıtnâbın ölçüsünü günlük konuşma dilindeki halkın geleneği belirler. Ayrıca muhatabın durumu ve hitap konusu da bu mevzuda belirleyici bir ölçüdür. Nitekim yaşlılık hakkındaki, “Yâ rabbi, kemiklerim zayıfladı, başımdaki saçlar ak pak oldu” (Meryem 19/4) âyeti örfe göre ıtnâbdır. Çünkü konuşma dilinde ve halkın örfünde bu düşünce, kısaca “yaşlandım” kelimesiyle ifade edilir. Ancak bu âyet konusu bakımından da îcâz sayılır. Çünkü âyette gençlik günlerinin sona erip yaşlılığın bütün dertleriyle gelip çattığı bir dönemden ve bundan duyulan üzüntü ve özlemden söz edilmektedir. Bunun uzun ifadelerle tasviri edebî açıdan uygun düşmektedir.

Ebû Amr b. Alâ, Halîl b. Ahmed, Câhiz, İbn Cinnî ve İbn Sinân el-Hafâcî gibi eski edipler ve belâgat âlimleri itâle, tatvîl, bast, iksâr, teksîr, istıksâ, ishâb ve tezyîl gibi terimleri ıtnâbla eş anlamlı olarak kullanmışlardır (Câhiz, el-Beyân, I, 91, 195; Ebû Hilâl el-Askerî, s. 413-415; İbn Sinân el-Hafâcî, s. 205-208). İbn Sinân tezyîl ve ishâb adını verdiği ıtnâbı, “bir düşüncenin gereğinden fazla lafızla ifadesi” şeklinde tanımladıktan sonra onu tatvîl (itâle) ve haşivden de ayırmış, yararsız ve belirsiz ziyadeye tatvîl, yararsız ancak belirli olan ziyadeye de haşiv adını vermiştir. İbn Sinân, haşvin genellikle vezin gereği veya seci amacıyla yapıldığını söyler (Sırrü’l-feśâĥa, s. 219-220). Meselâ Zebbâ’nın ألفى قولها كذباً ومينا (Sözünü yalan dolan buldu) mısraında “kezib” ve “meyn” kelimeleri aynı anlama (yalan) geldiği için biri fazladır, fakat hangisinin fazla olduğuna dair bir delil bulunmadığı için bu söz tatvîldir. Yine ذكرت أخي فعاودني / صداع الرأس والوصب ” (Kardeşim aklıma geldi de yine baş ağrım ve rahatsızlığım depreşti) mısraında “sudâ‘” kelimesi baş ağrısı demek olduğundan “re’s” (baş) kelimesi fazladır. Fazlalığın belirli olması sebebiyle mısrada haşiv vardır. Itnâbı mübalağa bildiren bir tekit türü sayan Ziyâeddin İbnü’l-Esîr ile daha sonraki belâgat âlimleri de ıtnâb, tatvîl ve haşvin farkları konusunda aynı şeyi söylemişlerdir (el-Meŝelü’s-sâǿir, II, 345).

Beliğ sözde ölçü olarak îcâzı savunanlara karşı ıtnâbın daha beliğ olduğunu ileri süren belâgat âlimlerinin yanında îcâzın da ıtnâbın da beliğ olabileceği durumlar bulunduğunu söyleyerek bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışanlar da vardır. Itnâbın daha beliğ olduğunu savunanlara göre dil bir düşüncenin ifadesidir. Bu da muhatabı açık ve doyurucu sözlerle ikna etmekle gerçekleşir. Bu bakımdan en beliğ söz en açık ve maksadı en iyi anlatan sözdür. Bir söz anlatılmak istenen şeyi bütünüyle kapsamalıdır. Bu da ancak uzun sözle mümkün olur. Ayrıca onlara göre ıtnâbın hitap alanı îcâza oranla daha geniştir. Çünkü ıtnâb hem halk hem de kültürlü kesime hitap ederken îcâz sadece kültürlü kimselere hitap eden bir üslûptur.

Îcâzı “maksadı tam anlatan veciz söz”, ıtnâbı “bir yarar ve amaç için uzatılmış söz” olarak tarif eden Ebû Hilâl el-Askerî bu konuda uzlaşmacı bir yol takip eder (Kitâbü’ś-ŚınâǾateyn, s. 209). Her çeşit sözde îcâza da ıtnâba da ihtiyaç olduğunu söyler ve îcâzın gerekli olduğu yerde ıtnâb, itnâbın gerekli olduğu yerde îcâz üslûbu kullanmanın aynı derecede yanlış



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir