TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - HIZLÂN ::.

cilt: 17; sayfa: 420
[HIZLÂN - İlyas Çelebi]


kolaylaştırıldığını haber vermiştir (el-Faśl, III, 50). Hızlâna, dolayısıyla kulların fiilleri meselesine bu şekilde yaklaşılması Kur’an’a, dil kurallarına, aklın temel ilkelerine ve müctehit âlimlerin görüşlerine uygundur. 6. Hızlân Allah’ın, bütün işlerinde kullarına yardımını kesip onları kendi başlarına terketmesidir. Kullar, ilâhî tevfîk ile hızlân arasında dolaşıp farklı tecellilerle karşılaşırlar. İman ve itaat eden bunu ilâhî tevfîk sayesinde yapar, inkâra ve isyana sapan ise ilâhî hızlân sebebiyle bu duruma düşer. Bu da ilâhî adaletin gereği olur. Zira Allah kula ait hiçbir şeyi onun elinden almaz. İbn Kayyim el-Cevziyye sûfî temâyüllerinin galip geldiği eserlerinde bu görüşü savunmuştur (Medâricü’s-sâlikîn, I, 445-446).

Râgıb el-İsfahânî, hızlânın iradeli ve iradesiz olmak üzere iki şekilde vuku bulabileceğini söyler. İradî hızlân kişinin kendi isteğiyle kötülük yapması, gayr-i irâdî hızlân ise engellerle karşılaşması sebebiyle yapmak istediği bir hayrı gerçekleştirememesidir (el-İǾtiķādât, s. 288). “Nasipsizlik” şeklinde nitelendirilebilen hızlânın bu ikinci türünde karşılaşılan engelin ciddi olması halinde bunda kulun sorumluluğu olmamalıdır.

Kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşıldığına göre, hızlânın “ilâhî yardımın kesilmesi ve kulun kendi başına terkedilmesi” anlamına geldiği âlimler arasında genellikle kabul edilen bir husustur. Bu konudaki görüş ayrılığı daha çok hızlânın bütün beşerî fiilleri kapsayıp kapsamadığı noktasında toplanmaktadır. Kelâm literatürü açısından bakıldığında meselenin odak noktasını ilâhî buyruklara boyun eğme hususu oluşturur. Bu çerçevede ileri sürülen görüşler içinde, hızlânın sadece ilâhî emirleri kabul edip itaat etmek istemeyen kâfirler için geçerli olduğunu savunan görüş isabetli görünmektedir. İman ve itaat, inkâr ve isyan gibi dinî konularla ilgili olmayan hususların ise hızlâna konu teşkil etmediğini, bu alanda sünnetullahın geçerli olduğunu söylemek mümkündür.

Bütün tabiatın Allah’ın tasarruf ve idaresi altında bulunduğu şüphesizdir. İslâm dininde en önemli varlık telakki edilen insan, gerek dünyevî gerekse uhrevî hayatı ilgilendiren faaliyetlerinde başarılı olabilmesi için Allah’ın lutfuna muhtaçtır. Bu açıdan bakıldığında kişinin mâruz kaldığı musibet ve âfetlerin de uyarıcı vazifesi gördüğü ve hızlânın değil ilâhî nusretin eseri olduğu söylenebilir. Kul için en kötü şey Allah’ın lutfundan mahrum bırakılması ve azgın dalgalar ortasında kaptansız bir tekne gibi kendi haline terkedilmesidir. Bu kötü sonuç, doğrudan Allah’ın yaratmasıyla değil kulun sürekli iradî faaliyetleri ve genel tutumunun bir eseri olarak meydana gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah ile ilişkisini kesen insanın dünyada mutlu bir hayat yaşayamayacağı gibi âhirette de kör ve ilâhî lutuflardan mahrum olarak haşredileceği haber verilmekte, bunun sebebi ise şöyle açıklanmaktadır: “Sana âyetlerimiz geldiği halde onları umursamadın. İşte bugün de sen aynı şekilde umursanmayacaksın” (Tâhâ 20/124-126). Diğer bir âyette yer alan ifadeler de hızlân konusuna ışık tutar niteliktedir: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkmışlardır” (el-Haşr 59/19). Allah’ı unutan kendini unutmuş ve Allah’ın yardımının dışına çıkarmış olur. Asıl hızlân da budur.

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ħźl”, “nsy” md.leri; a.mlf., el-İǾtiķādât (nşr. Şemrân el-İclî), Beyrut 1988, s. 288; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “ħźl” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât, s. 310; Tehânevî, Keşşâf, I, 449; Wensinck, el-MuǾcem, “ħźl” md.; a.mlf., “Hazlân”, İA, V/1, s. 414-415; a.mlf., “Khidhlān”, EI² (İng.), V, 3-4; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “nsy” md.; Müsned, I, 118, 119, 412; II, 68; IV, 30; V, 191; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 36, “Cihâd”, 35; Eş‘arî, Maķālât (Ritter), s. 264-265; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevĥîd, s. 263, 264; a.mlf., Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, I, vr. 98b; İbn Fûrek, Mücerredü’l-maķālât, s. 36, 53, 109, 123; Kādî Abdülcebbâr, el-MecmûǾ fi’l-muĥîŧ bi’t-teklîf, Beyrut 1986, II, 397-398; a.mlf., Müteşâbihü’l-Ķurǿân (nşr. Adnân M. Zerzûr), Kahire 1969, s. 164, 726-728; İbn Hazm, el-Faśl, III, 50; Nesefî, Baĥrü’l-kelâm, Konya 1329, s. 20; Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 411-414; İbn Teymiyye, MecmûǾu fetâvâ, VIII, 236; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, I, 445-446, 448; İbn Ebû Şerîf, Kitâbü’l-Müsâmere, İstanbul 1400/1979, s. 113; Lekānî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Kahire 1375/1955, s. 143-144; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-merâm, s. 57-58, 233, 234, 247, 266, 303.

İlyas Çelebi  


HIZY

(الخزي)

Rezil olma, hor ve hakir duruma düşme anlamında daha çok kâfirler için kullanılan bir Kur’an terimi.

Sözlükte “yapılan bir kötülük veya uğranılan bir musibet sonucunda hor, hakir ve zelil duruma düşmek, rezil olmak” anlamına gelen hızy “utanılacak iş ve durum” mânasında isim olarak da kullanılır (Lisânü’l-ǾArab, “ħzy” md.; Kāmus Tercümesi, “ħzy” md.). Râgıb el-İsfahânî kelimeye “insana ârız olan inkisar” şeklinde anlam vermiş, bunun insanın kendinden veya çevresinden kaynaklandığını belirttikten sonra birincisini aşırı utangaçlık, ikincisini küçümsenme, itibarını kaybetme olarak nitelemiştir. Hızyin her iki türüne de Kur’an ve hadisten örnekler veren müellif, insanın kendinden kaynaklanan hızyin takdire şayan bir ahlâkî davranış olup “alçak gönüllü ve mütevazi olma, gurura kapılmama” mânasına geldiğini, başkalarından kaynaklanan hızyin ise “rezalet ve zillet” gibi aşağılayıcı anlamlar ifade ettiğini kaydetmiştir (el-Müfredât, “ħzy” md.).

Hızy kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de on üç âyette fiil, on bir âyette hızy kalıbında isim veya masdar, bir âyette ism-i tafdîl (ahzâ), bir âyette de ism-i fâil (muhzî) olarak geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħzy” md.). Fiil olarak kullanıldığı yedi yerde ve ism-i fâil sigası ile geçtiği âyette hızyin ifade ettiği eylem Allah’a nisbet edilmektedir. Kur’an’da biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki türlü rüsvâlık olduğu belirtilmekte (el-Bakara 2/85, 114; el-Mâide 5/33, 41; el-Hac 22/9; ez-Zümer 39/26; Fussılet 41/16) ve Allah’ın kâfirleri (et-Tevbe 9/2, 14), münafıkları (el-Mâide 5/41), zalimleri (ez-Zümer 39/26), fesat çıkaranları (el-Mâide 5/33), insanları Allah yolundan saptırmak isteyenleri (el-Hac 22/9), Allah’a verdikleri sözü (mîsâk) tutmayanları (el-Bakara 2/85) rüsvâ edeceği haber verilmektedir. Ancak O’nun insanları, dünyada kendilerine peygamber göndermeden âhirette rüsvâ etmek suretiyle cezalandırmayacağı (Tâhâ 20/134), Nûh, Sâlih, Şuayb ve Hûd gibi peygamberlere inanmamakta direnen kavimlerle (Hûd 11/39, 66, 93; Fussılet 41/16) İsrâiloğulları’nın birbirini öldürme, aralarından bazılarını yurtlarından çıkarma, kötülük ve düşmanlıkta birbirlerini destekleme ve kendilerine indirilen kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını reddetme gibi davranışları sebebiyle rüsvâ edildikleri (el-Bakara 2/85), yaptıklarına pişman olmaları sebebiyle Yûnus peygamberin kavminden dünya hayatında rüsvâ olma azabının kaldırıldığı (Yûnus 10/98) bildirilmektedir. Ayrıca Allah ve Resulü’ne karşı savaşanların, yeryüzünde fesat çıkaranların (el-Mâide 5/33), Allah hakkında bilgisizce tartışanların (el-Hac 22/9), Allah’ın mescidlerinde O’nun



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir