TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - GARÂNÎK ::.

cilt: 13; sayfa: 366
[GARÂNÎK - İsmail Cerrahoğlu]


Beyhakî, DelâǾilü’n-nübüvve (nşr. Abdurrahman M. Osman), Kahire 1389/1969, II, 59-61; Tabersî, MecmaǾu’l-beyân, Beyrut 1986, VII, 144-145; Vahidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 309-310; Ferrâ el-Begavî, MeǾâlimü’t-tenzîl (nşr. Hâlid Abdurrahman el-Ak - Mervân Süvâr), Beyrut 1407/1987, III, 294; Zemahşerî, el-Keşşaf (Kahire), III, 19; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kurǿân, III, 1290-1303; Kâdî İyâz, eş-Şifâǿ, II, 750-763; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIII, 49-55; Yâkût MuǾcemü’l-büldân, IV, 116; İbn Teymiyye. MecmuǾu fetâvâ, X, 290-292; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XVI, 233-235; Ebû Hayyân el-Endelüsî, el-Bahrü’l-muhît, Kahire 1328-29/1910, VI, 381-382; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ân, V, 438-440; a.mlf., el-Bidâye, Beyrut 1402/1982, III, 90; İbn Hacer, Fethu’l-bârî (SaǾd), XVIII, 41; Aynî, ǾUmdetü’l-kârî, Kahire 1392/1972, XVI, 51; Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, Kahire 1327- Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), VII, 362; Makkarî, Ezhârü’r-riyâz (nşr. Saîd Ahmed AǾrâbî v.dğr.), Rabat 1398-1400/1978-80, IV, 334-339; Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, Kahire 1329 - Beyrut 1393/1973, I, 279-286; Şevkânî, Fethu’l-kadîr, III, 462-463; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî, XVII, 173-186; R. Dozy, Târîh-i İslâmiyyet (trc. Abdullah Cevdet), İstanbul 1908, I, 69-71; Aksekili Ahmed Hamdi, Hâtemü’l-enbiya. Hakkında En Çirkin Bir İsnadın Reddiyesi, İstanbul 1338 r./1341 h., tür.yer.; Şiblî en-NuǾmânî, Asr-ı Saâdet (trc. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1346/1921, 1, 265-266; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924, II, 258-266; İsmâil Fennî [Ertuğrul], İzâle-i Şükûk, İstanbul 1928, s. 37-46; a.mlf.. Hakikat Nurları, İstanbul 1979, s. 150-153; Elmalılı, Hak Dini, IV, 3415-3416; VI, 4594-4598; Îzâhu’l-meknûn, II, 593; M. Hüseyin Heykel, Hazreti Muhammed Mustafa (trc. Ömer Rıza Doğrul), İstanbul 1948, s. 155-156; Nâsırüddin el-Elbânî, Nasbü’l-mecânîk li-nefsi kıssati’l-garânîk, Dımaşk 1949, s. 25-38; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 657; X, 543; Ahmed eş-Şerbâsî, Yesǿelûneke fi’d-dîn ve’l-hayât, Beyrut 1980, 273-276; AǾyânuş-ŞîǾa, I, 234; M. Sâdık İbrahim Urcûn, Muhammed Resûlüllah, Dımaşk 1985, s. 69-107; W. M. Watt, Hz. Muhammed Mekke’de (trc. Rami Ayaş - Azmi Yüksel), Ankara 1988, s. 109-110; Salman Rushdie, The Satanic Verses, London 1988, s. 112-126; Hüseyin Hatemi, Şeytan Rivayetleri, İstanbul 1989, s. 16-17, 67-71; Levent Öztürk, Hz. Muhammed’in Habeşistan’la Münasebetleri (yüksek lisans tezi, 1988), İSAM Ktp., nr. 17.721, s. 66-71, 110-115; Hâdî el-Müderrisî, er-Red Ǿalâ kitâbi’l-âyâti’ş-Şeytâniyye, Beyrut 1989, s. 73-126; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 110; Muhammed Abduh, “Mesǿeletü’l-garânîk ve tefsîrü’l-âyât”, el-Menâr, IV, Kahire 1901, s. 81-99; İsmâil Cerrahoğlu, “Garânîk Meselesinin İstismarcıları”, AÜİFD, XXIV (1981), s. 71-80; Sabri Hizmetli, “Garânîk Meselesi Üzerine”, İslâmî Araştırmalar, III/2, Ankara 1989, s. 48-58; M. Sait Şimşek, “Şeytan Ayetleri’ne Dayanak Teşkil Eden Garanik Rivayetinin Tarihî Değeri”, Bilgi ve Hikmet, sy. 2, İstanbul 1993, s. 147-162.

İsmail Cerrahoğlu  


GARAR

الغرر

Akdin haksız kazanca yol açacak ölçüde kapalılık taşımasını ifade eden fıkıh terimi.

Sözlükte “tehlike, risk, kişinin bilmeden canını veya malını tehlikeye sokması” gibi anlamlara gelir. İslâm hukuku terimi olarak değişik tanımları içinde en çok benimsenen Serahsî’ye ait tarifte gararın temel özelliği “mestûrü’l-âkıbe” (sonu bilinmeyen) şeklinde ifade edilmiştir (el-Mebsûŧ, XII, 194).

Kur’ân-ı Kerîm’de garar kelimesi yer almamakla beraber aynı kökten olan “aldatma” anlamındaki garr masdarı mazi ve muzâri sigaları ile on beş defa, “aldanma” mânasına gelen gurur kelimesi dokuz defa, “çok aldatan” anlamında olup şeytanı nitelendiren garûr kelimesi üç defa geçer (bk. M. F. Abdülbâkî, el-MuǾcem, “ġrr” md.). Garar yasağının Kur’ân’daki en kuvvetli dayanağı bâtıl yoldan kazanç elde etmeyi menedip kınayan âyetlerdir (bk. el-Bakara 2/188; en-Nisâ 4/29, 161; et-Tevbe 9/34). Bu âyetlerdeki “bâtıl” kelimesi için İslâm âlimleri tarafından değişik yorumlar yapılmış olmakla birlikte hadislerde yasaklanan gararın bâtıl kapsamında olduğu hususunda görüş birliği vardır.

Garar ile aynı kökten olan çeşitli kelimelerin hadislerde sıkça geçmesinin yanı sıra (bk. Wensinck, el-MuǾcem, “ġrr” md.) “beyǾu’l-garar” şeklinde ifade edilen satımın Hz. Peygamber tarafından yasaklandığına dair birçok hadis rivayet edilmiştir (el-Muvattaǿ, “BüyûǾ”, 75; Buhârî, “BüyûǾ“, 61; Müslim, “BüyûǾ”, 4; İbn Mâce, “Ticârât”, 23; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ“, 24-25; Tirmizî, ‘;BüyûǾ”, 17). BeyǾu’l-garar terkibinin, masdarın mef’ulüne izafesi olarak düşünülmesi halinde garar satım konusu malı, mevsufun sıfatına izafesi olarak kabul edilmesi durumunda ise satım sözleşmesinin niteliğini belirtmiş olur. Birinci yoruma göre hadislerde garar özelliğini taşıyan şeylerin satımının, ikincisine göre garar özelliğinin hâkim olduğu satımların yasaklandığı sonucu ortaya çıkar. Her iki yorumu savunan yazarlar bulunmaktadır. Konuyla ilgili hadislerde, “Hz. Peygamber garar satımını yasakladı” şeklinde sahâbînin duyum ve gözlemine dayalı bir anlatım söz konusu olduğu için bunun umum ifade edip etmeyeceği tartışılmıştır. Usulcülerin çoğunluğunca benimsenen ilkeye göre, râvinin bir olaya ilişkin soyut anlatımı esas alınarak kapsamlı bir hükme ulaşılamaz; çünkü asıl delili râvinin gördüğü veya duyduğu olay oluşturmaktadır. Bir grup usulcüye göre ise sahâbînin özellikleri ve mâna rivayetinin yaygınlığı dikkate alındığında bu tür anlatımların umum ifade ettiğini kabul etmek gerekir. Ali el-Hafîf -aşırı ölçülerde olmayan veya ihtiyaçların gerekli kıldığı vb.- bazı garar satışlarının yasak kapsamının dışında tutulduğu, gararın umum ifade etmeyen bir cins ismi olduğu gibi gerekçelerle birinci görüşü (Mecelletü MaǾhedi’l-büĥûś, sy. 4, s. 87, 90, 93-95), Darîr delillerini daha güçlü bulduğunu belirterek ikinci görüşü (el-Ġarar ve eŝeruhû fi’l-Ǿukûd, s. 66) tercih etmektedir.

Garar ve Cehâlet İlişkisi. Fıkıh eserlerinde garar ve cehâlet kavramlarının birbirinin yerine kullanıldığı görülür. Fakat akdin konusuyla (muâvaza akidlerinde her iki edimi ifade etmek üzere “ma’küdün aleyh”) ilgili belirsizliğin garar, bilinmezliğin ise cehâlet terimiyle ifade edilmesi, bu çerçevede iç içelikler taşıyan bazı meselelerin hükümlerini belirlemede kolaylık sağlayabilir (maǾkûdün aleyhin bazı fakihlerce daha dar kapsamlı kabul edilişi hakkında bk. Apaydın, s. 10-12). Nitekim Şehâbeddin el-Karâfî, esasen gararla cehâlet kavramları arasında şöyle bir farklılık bulunduğunu ileri sürer: Garar elde edilip edilemeyeceği bilinmeyen, cehâlet ise elde edilmesine dair belirsizlik olmamakla birlikte vasıfları bilinmeyen şeyi (bu şeyin akde konu yapılması durumunu) ifade eder. Garar ve meçhul arasında “umum-husus min vech” ilişkisi vardır; her biri yalnız başına bulunabileceği gibi her ikisi birlikte de bulunabilir (el-Furûķ, III, 265). Buna göre, kaçmadan önce nitelikleri bilinen ve kaçıp kaybolmuş atın satımı sadece garara, perdenin arkasında olduğundan alıcının ancak siluetini görüp vasıflarına dair bilgi sahibi olmadığı atın satımı sadece cehalete, alıcı tarafından nitelikleri bilinmeyen ve kaçıp kaybolmuş atın satımı her iki durumun bir arada oluşuna örnek gösterilebilir.

Konuyu özel olarak inceleyen Darîr’in, Karâfî’nin iki durumun birleşmesine ilişkin olarak verdiği örneğin kendi tarifleriyle bağdaşmadığı yönündeki iddiasına katılmak mümkün değildir. Kral Faysal İslâmî araştırmalar ödülüne lâyık görülen doktora çalışmasında (el-Ġarar ve eŝeruhû fî’l-Ǿuķüd fi’l-fıķhi’l-İslâmî, Kahire 1967)



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir