TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - el-FEVZÜ’l-KEBÎR ::.

cilt: 12; sayfa: 511
[el-FEVZÜ’l-KEBÎR - Mevlüt Güngör]


Farsça, “el-Fethu’l-habîr” adını taşıyan beşinci babı Arapça’dır]; Hint 1405/1984 [birinci bs.]; Beyrut 1407/1987 [ikinci bs.]). Eserin Mehmet Sofuoğlu tarafından aynı adla yapılan Türkçe tercümesinde (İstanbul 1980) çeşitli baskıları hakkında bilgi verilmiştir (s. 118).

BİBLİYOGRAFYA:

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, el-Fevzü’l-kebîr fî uśûli’t-fefsîr (Arapça trc. Selmân el-Hüseynî en-Nedvî), Beyrut 1407/1987; a.e. (trc. Mehmed Sofuoğlu), İstanbul 1980; Süyûtî, el-İtķān (Beyrut), II, 708-712; Zübeyd Ahmed, el-Âdâbü’l-ǾArabiyye, I, 67-68, 76-79; Serkîs, MuǾcem, I, 891; Brockelmann, GAL, II, 550; Supp., II, 614; İżâĥu’l-meknûn, II, 212; Bilmen, Tefsir Tarihi, II, 722; Ali Şevvâh İshak, MuǾcemü müśannefâti’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Riyad 1404/1984, III, 118; A. S. Bazmee Ansari, “Al-Dihlawī Shāh Wali Allāh”, El2 (İng.), II, 254-255.

Mevlüt Güngör  


FEY

الفئ

İslâm devletinin gayri müslim tebaadan aldığı cizye, haraç ve ticaret malları vergilerinin ortak adı.

Fey sözlükte masdar olarak “geri dönmek, şekil değiştirmek”, isim olarak “gölge, öğle vaktinden sonraki gölge” anlamlarına gelir. Terim olarak gayri müslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifade eder. Fey terimine, ganimet de dahil olmak üzere gayri müslimlerden alınan her türlü malı içine alacak şekilde kapsamlı bir anlam verenler olmuşsa da yaygın görüşe göre ganimet feyin kapsamı dışındadır.

Fey kelimesi fiil olarak Kur’ân-ı Kerîm-de iki ayrı âyette üç defa (el-Bakara 2/226; el-Hucurât 49/9) “geri dönmek, vazgeçmek” anlamında, üç âyette de (el-Ahzâb 33/50; el-Haşr 59/6, 7) “ganimet olarak vermek” mânasında geçmektedir. Kelime hadislerde hem sözlük hem de terim anlamlarında kullanılmıştır (bk. Wensinck, el-MuǾcem, “fyǿe” md.). Feyin “geri dönmek” ve “gölge” şeklindeki sözlük anlamlarıyla terim anlamı arasında bazı âlimlerce ilgi kurulmaya çalışılmıştır. Kudâme b. Ca‘fer, gayri müslimlerden alınan mallara fey denmesini toplanan malların veya gelirlerinin müslümanlara geri dönmesiyle açıklar (el-Ħarâc, s. 204). Kâfirlerin mallarına, dünya malının gölge gibi geçici olduğunu ifade etmek üzere fey dendiğini ileri sürenler de olmuştur.

Medine döneminde Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan bir âyette nefl (çoğulu enfâl) kelimesi kullanılarak ganimetlerin Allah ve Resulü’ne ait olduğu bildirilmiş (el-Enfâl 8/1), daha sonra da ganimetlerin dağıtımıyla ilgili ayrıntılı hükümler içeren bir başka âyet (el-Enfâl 8/41) inmiştir. Medine civarında yaşayan Benî Nadîr yahudilerinin bölgeden sürülmesi ve savaşsız olarak mallarının ele geçirilmesinin ardından nâzil olan Haşr sûresinin 6-10. âyetlerinde ise gayri müslimlerden elde edilen mallar hakkında fey kelimesi kullanılarak bir öncekine göre kısmen farklı hükümler getirilmiştir. Çok net olmamakla birlikte bu iki grup âyetin farklı üslûp ve hükümleri, Hz. Peygamber’in meselâ Benî Kureyza, Hayber, Vâdilkurâ, Benî Nadîr, Fedek, Huneyn, Benî Mustaliķ ganimetleriyle ilgili uygulamaları arasında görülen farklılıklar, daha sonraki dönemde fey ve ganimet ayrımı yapılıp bu iki kavrama farklı anlamlar yüklenmesine imkân verdiği gibi fakihler arasında ortaya çıkan, fey ve ganimet terimleriyle ilgili kavram ve kapsam tartışmalarının da temel sebebini oluşturmuştur. Öte yandan Hz. Ömer döneminde Irak’ın fethedilmesinden sonra Sevâd arazisinin hangi statüye bağlanacağı konusunda ashap arasında cereyan eden fikrî tartışmalar ve bu tartışmaların ardından ortaya çıkan uygulama örneği, daha sonraki dönemlerde oluşan hukuk doktrinini yakından etkilemesinin yanı sıra uygulama açısından da bir bakıma model teşkil etmiştir. Bu gelişmelerden sonra gayri müslim tebaadan alınan çeşitli vergi ve gelirler, literatürde genelde fey adı altında beytülmâlin temel gelir kaynaklarından biri olarak anılmaya başlanmış; kapsamı, kullanımı ve dağıtımı ile tarihî süreç içinde geçirdiği gelişim, gerek klasik dönem İslâm âlimleri ve gerekse çağdaş müslüman ve yabancı araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Irak topraklarının fethedilmesinin ardından başkumandan Sa‘d b. Ebû Vakkās, gazilerin bu toprakların da diğer ganimet malları gibi kendilerine dağıtılması taleplerini Hz. Ömer’e ilettiğinde halife bu konuyu sahâbe ile etraflı şekilde tartışmıştır. Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm bunların gazilere dağıtılmasını, Hz. Osman, Ali, Talha, Muâz b. Cebel ve Abdullah b. Ömer de dağıtılmamasını savunmuşlardır. Sonuçta Hz. Ömer savaşla elde edilen toprakların diğer ganimet malları gibi dağıtılmayıp bütün müslümanların yararına vakıf olmak üzere (fey mevkūfe) sahiplerinin elinde bırakılmasına karar vererek şöyle demiştir: “... Savaşanlarla diğerlerinin ve gelecek nesillerin teşkil edeceği müslümanlar için fey olmak üzere işleyicileriyle beraber araziyi tutmayı, araziler için haraç vergisi koymayı, sahiplerine de cizye tayin etmeyi düşündüm” (Ebû Yûsuf, I, 202). Halife, Sa‘d b. Ebû Vakkās’a yazdığı mektubunda ganimetleri müslüman askerlere bölüştürmesini, arazi ve nehirleri ise işleyicilerine bırakmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin bütün müslümanların atıyyelerine dahil edilmesini emretmiştir (a.g.e., I, 192-194). Hz. Ömer’in bu ifadelerinden dağıtılmasına izin verilen malların ganimet, toprak ve nehirlerin ise fey kabul edildiği anlaşılmaktadır. Halife bu kanaate varırken Haşr sûresinin 6-10. âyetlerine dayanmış ve feyin bu âyetlerde anılan grupların hepsi için genel ve ortak bir hak olduğu sonucuna varmıştır (a.g.e., I, 208-213).

Bu âyetlerin ilkinde Allah’ın, peygamberine fey olarak verdiği şeyler için müslümanların at ve deve koşturmadığından, yani savaşın olmadığından bahsedilmektedir. Kaynaklarda bu âyetin Benî Nadîr yahudileri hakkında nâzil olduğu belirtilir. Hz. Peygamber’in Medine’de yaşayan bu kabileyi savaş olmaksızın şehirden çıkardığı, toprak ve taşınabilir mallarını kendi şahsî ve ailevî harcamaları için kullandığı, artanını da cihad amacıyla harcadığı ve başta muhacirler olmak üzere dilediği kimselere dağıttığı bilinmektedir. Sûrenin 7. âyetinde ise Allah’ın, fethedilen ülkelerin ehlinden peygamberine fey olarak verdiği şeylerin sadece zenginler arasında dolaşan bir servet olmaması için Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara tahsis edildiği belirtilmiştir. Hz. Ömer bu iki âyetle iki ayrı hükmün konulduğu görüşündedir. Ona göre 1. âyetle savaş olmaksızın, 2. âyetle savaş sonucunda ele geçirilen mallar hakkındaki hükümler düzenlenmiştir. Bu iki âyeti birlikte değerlendirip 2. âyeti bir öncekinin devamı ve açıklaması sayanlar da vardır. Hz. Ömer’in kanaatine meyleden Taberî ikinci görüşte olanları kınayıp “mütefakkihe” olarak nitelemekte, muhtemelen bununla Şâfıîler’i kastetmektedir. Taberî, 6. âyetin hükmüne göre barışla ele geçenlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu ve başka



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir