TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - FALNÂME ::.

cilt: 12; sayfa: 145
[FALNÂME - Mustafa Uzun]


Bütün bu falnâme türleri dışında başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere bazı kitaplar da tefe’ül amacıyla kullanılmıştır. Kur’an’dan tefe’ül şöyle yapılır: Bir niyet tutularak Kur’an açılır. Sağ sayfada göze çarpan ilk âyetin mânasından çıkan sonuç ile tefe’ül edilir. Edebî ve tarihî kaynaklarda bu tür tefe’ül ile ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır. II. Mehmed. 1446’da tahtı babasına terkedip Manisa’ya dönmek zorunda kaldığında Molla Hüsrev kendisini teselli etmek için Kur’an’dan tefe’ül etmiş, pek yakında yine padişah olacağı müjdesini vermişti. Özellikle sıkıntılı zamanlarda çok yaygın olarak başvurulan bu usul Kur’an’ın anlaşılıp uygulanmasını engellediği için Mehmed Akif tarafından, “İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için” beytiyle tenkit edilmiştir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Meŝnevî’si ve Dîvân-ı Kebîr’i ile Sa‘dî’nin Gülistân’ı, Hâfız, Yûnus Emre, Niyâzî-i Mısrî’nin divanları da tefe’ül amacıyla kullanılmıştır. Ahmediyye, Muhammediyye ve Envârü’l âşıkîn gibi bazı eserlerle tefe’ül etmek halk arasında çok yaygın bir gelenektir. Bunların münevver zümre arasında en çok rağbet bulanı Mevlânâ’nın Meŝnevi’si ile Sa‘dî nin Gülistân’ı ve Hâfiz-ı Şîrâzînin divanıdır. Özellikle Dîvân-ı Ĥâfıž’ın kitap falları arasında ayrı bir yeri vardır. Bu eserden fal açmak için söylenen, “Ey Hâfız-ı Şî-râzî bize bir bak! Ben bir fal açmak istiyorum, sen de bütün gizlilikleri bilirsin” mânasına gelen şu Farsça tekerleme bütün İslâm dünyasında Dîvân-ı Ĥâfıž’dan tefe’ülün ön şartı gibi kabul edilerek asırlarca tekrarlanmıştır: “Ey Hâfız-ı Şîrâzî/Ber mâ nazar endâzî/Men tâlib-i yek fâlem/Tu kâşif-i her râzî. Fasîh Ahmed Dede’nin divanı da Mevlevîler arasında bu maksatla çok kullanılan bir eserdir. Uygulanması kolay olduğu için eski toplum hayatında her sınıf insanın bu eserlere çok sık müracaat ettiği bilinmektedir. Bu kitaplardan fal açmak, “kitap falı” denilen bir fal türünün doğmasına sebep olmuştur.

Halk arasında “kitap açmak” olarak adlandırılan bu davranışlar için Türkçe’de “fal açmak, fal tutmak, fal çekmek, fal bakmak, tefe’ül, tefe’ül etmek, fâl-i hayr, gözleri fal taşı gibi açılmak, falı kutlu olmak vb.” birçok deyim kullanılmış; “Fal yalancı gönül eğlenci”; “Falcı falcıya fend etmez”: “Neyse halin çıksın (odur) fâlin”; “Fala inanma, falsız da kalma” gibi atasözü ve tekerlemeler söylenmiştir. Bu arada divan şiiri kadrosunda da falla ilgili birçok mazmun ve remiz yerini almıştır (Çeşitli örnekler için bk. Onay, S. 164-165; Eyüboğlu, I, 98; II, 178).

BİBLİYOGRAFYA:

Buharî, “Tıb”, 42; İbn Haldun. Mukaddime (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul 1982, I, 781-808; Kitâbü Fâl, İstanbul 1273, s. 4; Tefe’ül-nâme-i Muhyiddin Arabi, İstanbul 1330, s. 3-4; Abdülkādir, Baht Aynası, İstanbul 1332, s. 3-8; Seyyid Süleyman el-Hüseynî, Tefe’ülnâme-i Hüseyni İstanbul 1339; Bahtnâme, İstanbul [?], ts., s. 3-6; Risâletü’t-tefe’ülâti’l-müteferrika, Millî Ktp., nr. 2837, vr. 77”-81b; Tuhfetut-ta‘birât, İstanbul, ts., s. 16, 20; İ. Hikmet Ertaylan. Falnâme, İstanbul 1951; Karatay, Türkçe Yazmalar, I, 641-642; a.mlf., Farsça Yazmalar, I, 108-109; FME, s. 273; Gölpınarlı. Katalog, III, 95; E. Kemal Eyüboğiu, Onüçüncü Yüzyıldan Günümüze Kadar Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler, İstanbul 1973-75, I, 98; II, 178; Özege, Katalog, I, 112, 383; IV, 1783-1784; Cemal Kurnaz, “XVI. Asır Şairlerinden Za’îfî’nin Fal-ı Murgan’ı”, Şükrü Elçin Armağanı, Ankara 1983, s. 221 -234; Ahmet Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar (Haz. Cemal Kurnaz), Ankara 1992, s. 164 165; Ayşe Duvarcı, Türkiyede Falcılık Geleneği ile Bu Konuda İki Eser: Risâle-i Falnâme li-Cafer-i Sâdık ve Tefeülnâme, Ankara 1993; A. Süheyl Ünver. “Türk Mitolojisinde Yaşayan Lokman Hekim ve Hipokrat”, Tıp Fakültesi Mecmuası, IV/15, İstanbul 1941, s. 1973-1979; Halil Ersoylu, “Fal, Falnâme ve Fâl-ı Reyhân-ı Cem Sultan”, İslâm Medeniyeti Mecmuası, V/2, İstanbul 1981, s. 69-81; a.mlf., “Bir Açıklama”, TT, XVII/99 (1992), s. 131-132; K. Rührdanz, “Die miniaturen des Dresdener, Falnâme”, Persica, sy. 12 (1987), s. 1-55; Chahryar Adle, “K. Rührdanz, Die miniaturen des Dresdener, ‘Falnâme’, Abstracta Iranica, XII (1989), s. 161; Münevver Okur -Meriç. “Cem Sultan’ın Yeni Bulunan Fâl-ı Reyhân-ı Cem Sultan Adlı Eseri”, TT, XVI/96 (1991), s. 24-27; XVII/97 (1992), s. 64; Dihhudâ, Luğatnâme, XXI, 34-37; “Fal-Falcılar”, İst.A, X, 5506-5508; H. Masse. “Fāl-nā-ma”, EI² (İng. II, 760-761; Mustafa Öz, “Ca‘fer es-Sâdık”, DİA, VII, 1; Metin Yurdagür, “Cefr”, a.e., VII, 215, 217.

Mustafa Uzun  


FARABİ

الفارابي

Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Fârâbî et-Türkî (ö.339/950)

İslâm felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren ünlü Türk filozofu.

Türkistan’ın Fârâb şehri (bugünkü Kazakistan sınırları içinde eski bir şehir olan Otrar) yakınlarındaki Vesiç’te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğduğu sanılmaktadır.

Bir yanlış anlama sonucu İbnü’n-Nedîm filozofun Horasan bölgesindeki Fâryâb’da doğduğunu kaydeder (el-Fihrist, s. 368). Latin Ortacağı’nda Alfarabius ve Abunaser diye anılır. Babasının Vesiç Kalesi kumandanı olduğu dışında ailesi hakkında bilgi yoktur. Sâmânîler Devleti’nin hâkimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezi konumunda bulunan Fârâb’da eğitim programının dinî, eğitim dilinin ise Arapça olduğu, Farsça’nın da kısmen edebiyat dili olarak okutulduğu bilinmekte ve bu ortamda Fârâbî’nin iyi bir tahsil gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak anayurdundaki bu eğitimin ayrıntıları ve hocalarının kimler olduğu hakkında bilgi mevcut değildir. Fârâbî’nin buradaki tahsilini tamamladıktan sonra bir süre kadılık yaptığı, fakat ilim ve kültürün tadına varınca mesleğini terkederek kendisini ilme verdiği yolundaki rivayetin (İbn Ebû Usaybia, III, 224) doğruluk derecesini tesbit etmek mümkün değilse de bu yöndeki amacını gerçekleştirmek üzere bilinmeyen bir tarihte memleketinden ayrıldığı ve hayatı boyunca devam edecek olan bir seyahate başladığı bütün kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Klasik kaynaklarda açık bilgiler bulunmamakla beraber Fârâbî’nin bu akademik seyahat esnasında önce Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi kendi bölgesinin veya İran’ın önemli ilim ve kültür merkezlerini ziyaret ettiği, daha sonra Bağdat’a vardığı tahmin edilmektedir. Bağdat’a gittiğinde kırk yaşını geçmiş bulunuyordu. Zira bütün kaynaklar onun bu şehirde, dönemin en büyük dil âlimlerinden olan ve 929 yılında vefat etmiş bulunan İbnü’s-Serrâc’dan Arapça okuduğunu, kendisinin de ona mantık okuttuğunu bildirdiğine göre bu tarihten çok önce Bağdat’a gelmiş olması gerekir. Ayrıca dönemin en büyük dil bilginiyle buluşması ve karşılıklı olarak birbirlerinden istifade etmiş olmaları Fârâbî’nin daha önce çok iyi yetişmiş olduğunu,