TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız
 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - BUHTÜRÎ ::.

cilt: 06; sayfa: 383
[BUHTÜRÎ - Zülfikar Tüccar]


seçmeler şeklinde müstakil çalışmalar kaleme almıştır. 2. el-Hamâse*. Câhiliye devrinden kendi zamanına kadar 600 şairin şiirlerinden seçerek derlediği bir antolojidir. 1454 parça şiiri 174 babda toplamıştır. Eser R. Geyer ve D. S. Margoliouth tarafından tıpkıbasım halinde Leiden’de (1909), Louis Cheikho tarafından Beyrut’ta (1910), Kemal Mustafa tarafından da Kahire’de (1929) yayımlanmıştır. 3. MeǾâni’ş-şiǾr (MeǾâni’ş-şuǾarâǿ). Bu eserin VII. (XIII.) yüzyılda Halep kütüphanelerinden birinde bulunduğu anlaşılmakta, ancak günümüze kadar gelip gelmediği bilinmemektedir (Sezgin, II, 59).

BİBLİYOGRAFYA:

Dîvânü’l-Buhtürî (nşr. Hasan Kâmil es-Sîrafî), Kahire 1963-78, I-V; Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb (Abdülhamîd), IV, 69-74; Hasan b. Bişr el-Âmidî, el-Muvâzene (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), [baskı yeri ve yılı yok]; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 190; Hatîb, Târîħu Bagdâd, XIII, 476-481; Yâkūt, MuǾcemü’l-üdebâǿ, V, 200; XIX, 248-258; İbn Hallikân, Vefeyât, VI, 21-23, 26, 28; İbnü’l-İmâd, Şezerât, II, 177; Serkîs, MuǾcem, I, 529-531; Brockelmann, GAL, I, 80, 126; Suppl., I, 41, 125-127; GAL (Ar.), II, 48-51; Necîb M. el-Behbitî, Târîħu şiǾri’l-ǾArabî hattâ âħiri’l-karni’s-sâlisi’l-hicrî, Kahire 1950, s. 503-510; Sezgin, GAS, II, 59, 560-564; Ebû İshak İbrâhim el-Kayrevânî, Zehrü’l-âdâb, Kahire 1389/1969, II, 701; Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973, s. 35-36, 84, 88, 91; Şevki Dayf, Târîħu’l-edeb, IV, 270-296; Abdülvehhâb es-Sâbûnî, ŞuǾarâǿ ve devâvîn, Beyrut 1978, s. 178-181; Ahmed Ahmed Bedevî, el-Buhtürî, Kahire 1980; Ömer Ferrûh, Târîħu’l-edeb, II, 357-369; C. Zeydan, Âdâb, II, 185-186; Abdullah Şarît, Târîħu’ś-śekāfe ve’l-edeb fi’l-meşrık ve’l-magrib, Cezayir 1983, s. 251-256; M. Rıdvân ed-Dâye, AǾlâmü’l-edebi’l-ǾAbbâsî, Beyrut 1407/1987, s. 56; S. Achtar, “L’Enfance et la Jeunesse du poète Buhturî (2062-26/821-840)”, Arabica, I, Leiden 1954, s. 166-186; D. S. Margoliouth, “Buhturî”, İA, II, 775-777; a.mlf., “el-Buhtürî”, DMİ, III, 365-368; Ch. Pellat, “al-Buhturī”, EI² (İng.), I, 1289-1290; a.mlf., “el-Buhtürî”, UDMİ, IV, 48-52.

Zülfikar Tüccar  


BUHUR

بخور

Ateşe atılmak veya özel bir kap içinde yakılmak suretiyle güzel kokulu dumanından faydalanılan madde, tütsü.

Aslı Arapça bahûr olan buhur, koku veya kokulu buhar (duman) çıkarıcı maddelere verilen addır. Bu tür maddelere başka dillerde de “tütmek, duman ve koku çıkarmak” köklerinden türeyen isimler verildiği görülmektedir: İbrânîce ketôreth (ketûrâ; Arapça’da takattur tütsülemek); Sanskritçe dhuma; Grekçe thyos, thymiama; Latince tus, turis gibi.

Tarihte bilinen ilk medeniyetlerden itibaren hemen bütün çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde, dinî ve sihrî törenler sırasında ateşe güzel kokulu madde atmak veya mayi serpmek, yerine getirilmesi gereken önemli şartlardan biri sayılmıştır. Ele geçen arkeolojik buluntu ve yazılı belgelerden Çin, Hint, İran, Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma, Aztek ve İnka gibi eski medeniyetlerin hepsinde tütsü yakmanın mânevî temizlenme ve tanrılara yaklaşma aracı olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Genelde birleşen çeşitli inançlara göre güzel kokulu dumanlar tanrıları hoşnut etmekte, eğer kızgınsalar öfkelerini yatıştırmakta, yapılan duaların göğe yükselip tanrılara ulaşmasına ve kabulüne vesile olmaktadır. Aynı zamanda da meleklerle iyi ruhları tütsü çevresine toplarken güzel şeylerden hoşlanmayan şeytanlarla kötü ruhları da kaçırmaktadır. Dolayısıyla tütsülenen yer ve kişiler kötülüklerden uzak tutulup iyiliklere yaklaştırılmış, böylece mânen temizlenmiş sayılmaktadır. Aslında, gerçekleştiğine inanılan bu olayların, mistik atmosfer içinde baygın kokuların insanlara verdiği rehavet ile müsbet duygulardan ve ayrıca baharat dumanlarının baş ağrısı gibi bazı fizyolojik rahatsızlıklara iyi gelip zararlı böcek ve haşeratı kaçırmasından ibaret olduğu şüphesizdir.

Dinî törenlerde ateşe buhur atma geleneğinin başlangıcı, tanrılara sunulan içki ve kurbanların yakılması sırasında bu takdimelerin dünyevî kirlerden, günahlardan temizlenmesi için ateşe tütsü maddeleri serpilmesi olayından kaynaklanmaktadır. Tek tanrılı bir din olmakla beraber şeklî ibadetler ve dinî törenler açısından çok tanrılı dönemlerin izlerini taşıyan Mûsevîlik’te buhur yakma kabına verilen adın aynı zamanda “mezbah” (kurban kesilen sunak) anlamında da kullanılması (meselâ bk. Çıkış, 30/ 27 “buhur mezbahı”; İşaya, 6/6 “mezbahın kor ateşi”), bu eski âdetin kalıntısıdır. Semavî dinler içinde buhur yakmaya en fazla önem veren din eski Mûsevîlik’tir. Çünkü buhurun nasıl hazırlanacağı (Çıkış, 30/34-38) ve ne zamanlar yakılacağı (Çıkış, 30/7-8) bizzat Rab tarafından bildirilmiştir; ayrıca buhur sunağının ne şekilde yapılacağı da en ince ayrıntılarına kadar yine Rab tarafından tarif edilmiş (Çıkış, 30/1-6) ve Tevrat’ın pek çok yerinde bu emirler çeşitli şekillerde tekrarlanmıştır. Mûsevîlik’te, çok tanrılı dinlerde olduğu gibi, buhur dumanlarının Tanrı’nın öfkesini yatıştırdığına inanıldığı da yine Tevrat’tan anlaşılmaktadır (Sayılar, 16/44 vd.).

Hıristiyanlık’ta buhur duaların Tanrı’ya yükselmesinin sembolü kabul edilmekte ve bu sebeple dinî törenlerde asma buhurdanlar görevli çocuklar tarafından sallanmak suretiyle dumanı kiliseye yayılmaktadır. Buhur dumanının Tanrı’ya yükselen duaları sembolize etmesi Yeni Ahid’den kaynaklandığı halde (Vahiy, 8/4 “Ve Tanrı’nın önünde meleğin elinden, mukaddeslerin duaları ile buhurların dumanı çıktı”), kilise kayıtlarında IV. yüzyıldan önce dua sırasında buhur yakıldığına dair bir işaret bulunmamaktadır. Bu hususta IV-VIII. yüzyıllar arasında bazı kayıtlara rastlanmakta ise de buhur yakmanın gelenek halini ancak IX. yüzyılda aldığı ve bu tarihten itibaren Yunan ve Latin kiliselerinin her ikisinde de buhur kullanımının yaygınlaşmaya başladığı görülmektedir. Bunun sebebi, hemen tamamı Hindistan ve Arabistan menşeli olan buhur maddelerinin daha önce hıristiyan ülkelerinde kolaylıkla bulunamayışına bağlanabilir. Nitekim buhurun Batı kiliselerinde Doğu kiliselerine nisbetle daima daha kısıtlı kullanıldığı bilinmektedir. Bugün Katolik ve Ortodokslar’a ait önemli âyinlerin tamamında buhur kullanılmaktadır. Çeşitli Protestan kiliselerinin Reformlar’ın hemen başlarında (XVI. yüzyıl) terkettikleri buhur geleneği, XIX. yüzyılın ortalarında Tractarian (Oxford) hareketinin etkisiyle Anglikan Kilisesi’nde tekrar benimsenmiş, fakat yine de diğerlerine göre sınırlı tutulmuştur.

Müslümanlık’ta ibadetlerle ilgili bir buhur yakma geleneği yoktur. Ancak güzel kokuyu çok seven, devamlı surette kokulu yağ kullanarak bunu ashabına da tavsiye eden ve hatta kızı Zeyneb’in vefatında naaşının birkaç defa sidr ile yıkanıp sonuncu suyuna kâfur katılmasını isteyen Hz. Peygamber’in (Buhârî, “Cenâiz”, 8, 9, 13) ibadet maksadıyla değil fakat güzel kokmaları için mescidlerde buhur yakılmasını emrettiği bilinmektedir (Kettânî, s. 87). Ayrıca Hz. Ömer’in minbere oturduğu zaman âzatlısı Abdullah el-Mücmir’in buhur yaktığı ve bu sebeple el-Mücmir (buhurdan yakıcı) lakabını



Not: Sayfa başlangıcındaki maddenin pdf'sini gösterir