TDV İslâm Ansiklopedisi
İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. Orijinal sayfaya ulaşmak için tıklayınız

Yeni elektronik ansiklopedi sitemizi denemek ister misiniz?


 .:: TDV İslâm Ansiklopedisi - ANKEBÛT SÛRESİ ::.

cilt: 03; sayfa: 215
[ANKEBÛT SÛRESİ - Emin Işık]


kalkıştıkları, çeşitli tuzaklarla ve yalan vaadlerle onları dinlerinden döndürmeye çalıştıkları, müminlere amellerinin daha güzeli ile karşılık verileceği, kâfirlere ise uydurdukları şeylerden dolayı hesap sorulacağı bildirilmiştir. Bu ilk âyetlerin arkasından münafıklardan söz edilmiş ve onları bekleyen acı sona işaret edilmiştir (âyet 10-13). Daha sonra (âyet 1422), inanmak istemeyenlerin her zaman peygamberlere düşman oldukları ve onları göçe zorladıkları, fakat sonuçta kâfirlerin ilâhî cezaya çarptırıldıkları, nitekim yeryüzünde görülen şehir harabeleri ve o eski görkemli yapıların, gerçeklere kulak tıkayan, azgınlık yapıp yoldan çıkan ve bu yüzden helâk olan inkârcı kavimlerden geriye kalmış ibretli eserler olduğu ifade edilmiş; Allah’ın yaratılışı tekrar tekrar yenileyerek vücuda getirdiğine ve O’nun hükmünden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir. Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Lût gibi bazı peygamberlerin kıssalarına temas edilen âyetlerde (23-44) ise aklı olanların ibret alacağı olaylar ve acı sonuçları gözler önüne serilerek müminlere güven ve ümit verilmiş, imansızlara ve zalimlere de başlarına gelecek felâketler ve musibetler hatırlatılmıştır.

Allah’ın vahiy yoluyla insanları aydınlatması, onları kötü yollardan ve bilgisizliğin karanlığından korumak içindir. Müminler kitabı okuyarak ve ibadet edip namaz kılarak arınırlar, ruhen yükselip olgunlaşırlar. Ehl-i kitap olanlar, müşrikler gibi inatçı ve inkârcı değillerdir. Onlar kitap ve vahyin ne olduğunu bilir ve anlarlar. Peygamber, Kur’an’dan evvel herhangi bir kitap okumuş değildir, üstelik yazı yazmayı da bilmiyordu. Kur’an’da iman edenler için hem rahmet, hem de öğüt vardır (âyet 45-51).

Bâtıl ve anlamsız şeylere inanıp Allah’ı inkâr edenler zarara uğrayacaktır. Allah huzurunda her şey gün gibi açığa çıkacaktır. Kâfirler, Hz. Peygamber’den azabın kendilerine hemen gelmesini istediler. Halbuki azabın muayyen bir vakti vardır ve onlara ansızın gelecektir. Herkes ölümü tadacak ve Allah’ın huzurunda hesap verecektir. Müminlerin, yurtlarından ayrıldıkları takdirde geçim sıkıntısı ve açlık korkusuna kapılmaları için bir sebep yoktur. Çünkü Allah kullarından dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine de darlaştırır. Gökten yağmur indirip ölü toprağa can veren de O’dur (âyet 52-63).

Allah’a ve âhiret gününe iman edenler bu dünyanın geçici olduğunu bildikleri için daima Hakk’ın rızâsını gözetirler, âhiret hayatına önem verirler. Onlar darda kaldıkları zaman Allah’a yalvaran, rahata kavuştukları anda Allah’ı bırakıp puta tapanlara benzemezler. Allah’a karşı yalan uydurandan ve gerçek kendisine açıklandıktan sonra onu inkâr edenden daha zalim bir kimse olamaz (âyet 64-68).

Ankebût sûresi, Allah’a inanan ve Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren gerçek müminlerin Allah’ın himayesinde olduklarını ve Allah katında yüksek bir mevkiye sahip bulunduklarını müjdeleyen âyetle sona erer.

BİBLİYOGRAFYA:

İbn Kesîr, Tefsîr, V, 307-340; Aynî, Umdetü’l-kārî, Kahire 1392/1972, XV, 367-386; Süyûtî, Tenâsüku’d-dürer fî tenâsübi’s-süver (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 109; a.mlf., el-İtkān, I, 20; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, VI, 392-425; Elmalılı, Hak Dini, V, 3761-3792; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul (1955) 1980, I, 451-461; Kasımî, Mehâsinü’t-te’vîl, Beyrut 1398/1978, XIII, 135-163; Muhammed Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXI, 199-261; XXII, 5-37; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Beyrut 1405/1985, V, 2717-2752; J. Ruska, “Ankebût”, İA, I, 453; a.mlf., “‘Ankabūt”, EI² (İng.), I, 509; Zuhûr Ahmed Azhar, “el-‘Ankebût”, UDMİ, XIV/II, s. 320-321.

Emin Işık  


ANLAŞMA

(bk. SULH)  


ANNÂBE

(bk. BÛNE)  


ANNÂZÎLER

بنو عناز

İran-Irak sınırındaki bölgede 991-1117 yılları arasında hüküm süren bir İslâm hânedanı.

Arapça anz (keçi) kelimesinden türeyen annâz “keçi tüccarı veya çobanı” anlamına gelir. Bazı tarihçiler hânedanın aslen Şâzencan aşiretine mensup olduğunu ve bu aşiret arasında böyle bir kelimenin bilinmediğini ileri sürerek kelimenin ayyâr şeklinde okunması gerektiğini iddia etmişlerdir.

Hânedanın kurucusu olan Ebü’l-Feth Muhammed b. Annâz 991-1010 yılları arasında Hulvân’da hüküm sürmüştür. 997’de Dakuka’yı da ele geçiren Ebü’l-Feth 1002’de Mezyedîler’e karşı düzenlenen bir sefere katıldı, daha sonra Büveyhî veziri Amîdülcüyûş Ebû Ali Hasan b. Ebû Ca‘fer’in hizmetine girdi. 979-1014 yılları arasında Hemedan ve Dînever bölgesine hâkim olan Bedr b. Hasanveyh, Hulvân ve Karmîsîn’i (Kirmanşah) zaptedince, Beredân Kalesi ve Dicle’nin doğu yakasındaki bazı şehirlerin hâkimi Râfi‘ b. Makn’ın yanına sığındı. Bedr, Râfi‘in üzerine asker sevkedince de Bağdat’a Amîdülcüyûş’un yanına gitti (1006). Vezir onu iyi karşıladı, kendisine hil‘at giydirdi ve yardım edeceğine söz verdi. Ebü’l-Feth 1010’da Hulvân’da öldü, yerine oğlu Hüsâmüddevle Ebü’ş-Şevk Fâris (1010-1046) geçti. Ancak kardeşlerinden Mühelhil Şehrizor’da, Sürhâb da Bendenîcîn’de bağımsız olarak hüküm sürdüler.

Hüsâmüddevle Ebü’ş-Şevk’in otuz altı yıl devam eden emirlik dönemi, hânedan üyeleri ve komşu emîrlerle mücadele içinde geçmiştir. İlk olarak Mezyedîler’e karşı başlatılan bu mücadele kısa bir müddet sonra yerini barışa bıraktı ve iki aile arasındaki münasebetler zamanla daha da gelişti. Bedr b. Hasanveyh’in 1014’te öldürülmesinden sonra harekete geçen Ebü’ş-Şevk, Şemsüddevle’nin Rey’de bulunmayışından faydalanarak Karmîsîn’i ele geçirdi. Lur (Lor) ve Şâzencan kabileleri de onun kontrolü altına girdi. Büveyhîler’den Şemsüddevle Hemedan’a döndü ve bir savaş sırasında esir aldıkları Bedr’in torunu Tâhir b. Hilâl’i serbest bırakarak buna tepki gösterdi. Şemsüddevle, Ebü’ş-Şevk’e karşı harekete geçtiyse de İbn Sinâ’nın da şahit olduğu Karmîsîn yakınlarında vuku bulan savaşta yenildi. Tâhir derhal Ebü’ş-Şevk’in üzerine yürüdü ve onu Hulvân’a geri çekilmeye zorladı. Daha sonra iki aile arasında barış sağlandı ve akrabalık kuruldu. Fakat Ebü’ş-Şevk hiç beklenmedik bir zamanda hücum ederek Tâhir’i öldürdü (406/1015-16).

Daha sonra Ebü’ş-Şevk, Hemedan’ı kuşatıp Dînever ve Esedâbâd’a hücuma geçen ve Musul’u ele geçiren Oğuzlar’a karşı seferber oldu. Büveyhîler’den Celâlüddevle’nin yardımıyla onları durdurdu (1029). Ertesi yıl Ukaylîler’i yendi ve Dakūkā’yı zaptetti. 430’da (1038-39) ise tekrar Karmîsîn’i, Hulencân ve Erenbe kalelerini işgal etti. 1040’ta Ebü’ş-Şevk’in Dînever valisi olan oğlu Ebü’l-Feth ile kardeşi Mühelhil arasında